2011 !!!!


Blogu takip edenlere, etmeyenlere, okuyanlara, okumayanlara, sevenlere, sevmeyenlere, takvimin yıl kısmının son hanesi 0'dan 1'e döndükten sonra da burada buluşmak üzere güzellik, sağlık, mutluluk dolu bir yıl dileyerek 2010'un son postunu atıyorum. İyi seneler.

3 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

İçlik

(Bu hikayedeki kişiler ve kurumlar tamamıyla hayal ürünüdür. Hatta çok fazla hayal ürünüdür. Yazıyı kendi ağzımdan yazma sebebim ise böyle daha güzel olacağına inanmamdır. Da ben niye bunları açıklıyorum lan, okuyun olm işte)


Gerçekten çok soğuk bir gündü. Böyle günlerde bende istemsiz bir içlik giyme isteği baş gösterir. Aslında ilginç dedim ama hiç de ilginç olmadığını bir cümle sonra fark ettim. Sonuçta g.tüm donmasın diye içlik giyme isteği duyuyordum. Evet gayet mantıksal olaylara dayanıyor içlik giyme isteğim. Hava soğuk, g.tüm soğuk ve ben g.tüm soğukken hayattan zevk alamıyorum.

İçliğimi giydim, paçalarını kalın havlu çorabımın içine soktum. Şu anda tüm dünyadaki insanları düşünüyordum da, acaba benden mutlu var mıydı? Açıkçası sanmıyordum. Sonuçta dünyada kaç kişi içlik giymiş bir insanın huzuruna güvenine erişebilirdi ki. Güven konusunda içlik bana en az bir emlak bankası kadar güven veriyordu. Paranı bankaya mı yatırırsın yoksa içliğinde mi saklarsın diye sorsalar zerre düşünmem, içlik diye cevaplarım.



Gün içinde olan olaylar beni gerçekten garip bir girdaba sokmuştu. Önce çok samimi olmadığım bir arkadaşım beni dışarıya çağırdı. Açıkçası herhangi bir dişi potansiyeli olacağını düşünmediğimden içliğimle ilgili en ufak bir şüpheye bile düşmedim. En fazla bir cafede tavla oynayıp nargile içeriz diye düşündüm. Evet cafe kısmı doğruydu ama işin içinde dişi de vardı. Hem de insan dişi. Yani bildiğiniz kız.

Cafede Fatma’nın yanına denk geldim. Evet tahmin ettiğiniz gibi Fatma bir kızdı ve ben onun yanındaydım. Bu benim çok da alışık olmadığım bir durumdu. Daha önce bir kızla en yakın olduğun durum nedir diye sorsanız, ilkokul 3. sınıfta öğretmenin sınıfın en yaramaz kızı Dilara’yı yanıma oturttuğu 3 gündü derim size. Böyle de içler acısı bir haldeydim açıkçası. Ama sanırım bu sefer şans bana dönmüştü.

Cafeden kalkıp bir bara gittik grup olarak. Cafede Fatma ile tanışmıştım ve ne hikmetse barda da yan yana oturmuştuk. İlk birada kafam hafif güzel olmuştu bile çünkü normalde içki içebilen biri değildim ve büyüklerin söylediği ‘tüm kötü alışkanlıklar arkadaşlar vasıtasıyla edilinir’ lafı an be an doğrulanıyordu. Ancak doğrulanacaksa böyle doğrulansındı be arkadaş. İçkiye alışacaksam Fatma ile alışayım Ayşe ile alışayım. Bundan güzel kötü alışkanlık kazanılması mı olur?

2’inci 3’üncü biralar derken ben mükemmel olmuştum. Fatma’nın kulağına eğilip karizmatik şeyler söylemek mi dersiniz, dans pistinde kıvrılarak yılan hareketine girmeler mi dersiniz? Her yol vardı bende. Adeta danslarımla Fatma’yı günaha davet ediyordum. Ne oldu nasıl oldu arasını hatırlamıyorum ama Fatma ile takside onun evine gidiyorduk. 24 yaşımın getirdiği birikime bakarsam bu gecenin sonu yatakta bitecekti. Evet belki daha önce böyle bir şey görmemiştim ama bunu anlamayacak kadar da hayvan değildim. Bir kızla yalnız başınıza onun evine gidiyorsanız orada bir kopça açılacaktır ve bir yaprak kopacaktır dalından.




Evindeydik, minimal döşenmiş çok tatlı eşyalar olan eööh ne diyorum ben be, kızla koltuğa uzandık. Hayatımda ikinci kez bir kadını öpüyordum. İlki 14 yaşımda Kurban Bayramında halamın eltisi ile gerçekleşmişti. Yanaklarından öpmek istediğim elti o kadar istekliydi ki dudaklarımı da boş geçmemişti ama açıkçası bu benim için güzel bir ilk deneyim olmamıştı. Neyse. Şimdi elti yoktu, şimdi Fatma vardı. Öpüşmemiz ilerledikçe bu olayın burada kalamayacağı aklıma gelmeye başladı. Hemen acaba hangi boxerımı giydim diye düşündüm. Nedense beyin dalgalarım boxerıma ulaşamıyordu. Arada bir engel olmalıydı. İlk başta anlam veremediysem de kafama bir düşüncenin somutlaşıp ‘kütt’ diye çarptığını hissettim. Evet tahmin ettiğiniz gibi bu düşünce ‘içlik’ti. O anda saydım kaderime sövdüm talihime. Biraz da soğuğa küfür etmeden duramadım. Fatma bir gariplik olduğunu farketti, dudaklarını dudaklarımdan ayırıp ‘bi’ sorun mu var?’ dedi. Ne sorunu diyemedim, yok bişey diyemedim. Fatma pantolonuma hamle yaptığında ‘dur’ dedim ‘fatma’. Yanlış yapıyoruz. O anda paralel evrendeki ben çoktan pantolonumu çıkartmış içliği bacak arama sürtüyor ve dişimi elde etmek için çiftleşme dansı yapıyordum, ama dedik ya orası paralel evren orada her şey mübah.

Apar topar ayaklanıp kalktım oradan. Fatma’nın boş bakışları üzerimdeyken ayakkabılarımı bağlıyordum. Neden diye sormasına fırsat vermeden çıktım evden, ne cevap verecektim ‘içimde içlik var’ mı?

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Parmaklar

(marketten çıkmış yurda doğru yürürken parmakların sahipleri hakkında neler düşündüğünü düşünmeye başladım. gerçekten çok ilginç sonuçlar çıktı. şaşıracaksınız. valla)



Baş Parmak

'Abi kesin seviyo beni bu adam. Baksana en başa koymuş, yıllardır da almadı beni oradan. Demek ki tüm ihtiyaçlarını karşılayabiliyorum. Oh ya ne güzel. Kral gibi takılıyorum en başta. Zaten diğerlerinden farklı olduğum çok belli. Görünüşüm bile diğerlerine benzemiyor. Onlar böyle uzun ince değişik değişik tipler, bense kalınım aga ensem kalın mehmehmeh. En çok da şeyi seviyorum, böyle keyfi yerine gelince bişey hoşuna gidince diğer 4 parmağı kıvırıp beni tek başıma havaya kaldırıyo ya, nasıl gururlanıyorum anlatamam. En çok ben seviyorum seni sahip. Bi' de benim tırnağımı yemesen çok güzel olacak. E olsun o kadar napalım.

İşaret Parmağı

'Uzuun ince bir yoldayııım dımdım dırırı dıı dırırı' benim şarkım da budur abijim. Şekle şemale bak yemin ediyorum yakışıklılıktan kırılıyorum ya. Bir yer işaret edilecekse orada ben varım kankalar. Bir şey tadılacaksa yine ben varım, bir şeye dokunulacaksa yine ben varım. Ben ben ben. Bu kadar işlevsel bu kadar işe yarayan başka bir parmak varsa gösterin parmaklıktan istifa edicem ya, bu kadar da net söylüyorum. Bu arada o artis orta parmağa sesleniyorum devede de boy var ama eşşeğin arkasından gidiyor. Önemli olan boyu değil işlevi de derdim ama terbiyemi koruyorum.

Orta Parmak

Gülmeyin lan. ne gülüyosunuz olm. Üzerime yapışmış bir terbiyesiz damgası ondan sonra gül allah gül. Benim bi ilgisi yok bilader. Ben kendi halimde bir parmağım. Bu duruma düşmemize sebep olanlar utansın. Adam sinirleniyor 'hadi aslan orta parmak kalk ayağa da görsünler ben kimmişim' diye salıyor beni ortaya ondan sonra herkes 'aman efendim orta parmak çok terbiyesiz, yaman efendim orta parmak ahlaksız' yok kardeşim öyle bişey. Bak yine tansiyonum fırladı.


Yüzük Parmağı

Olayım belli kardeş. Takıyorsun yüzüğü ya evlisin ya nişanlısın yüzük yoksa da bekarsın, olay bu. Tüm gözlerin üzerimde olmasından memnunum sanırım. Sonuçta popüler olmak böyle bir şey. Kadınlar sahibimde ilk olarak bana bakıyorlar, ben farkediyorum. Aslında sadece yüzük parmağı kimliğimle boy göstermek istemiyorum çünkü benim sesim de çok güzeldir. Söyliyim mi bi' şarkı he? Söyliyim mi? Buraaadaaa..

Serçe Parmağı

Evet o 'hani bana hani bana' diyen meşhur parmak benim. Genelde sevimliliğimle ortamların yıldızı olup tiki kızların 'ay ne şirin şeysin seaaan, yerim seni yerim yerim' demelerine maruz kalıyorum. Bundan biraz dertli olsam da genelde hayatımdan memnunum. En kenarda kalmış olmanın getirdiği bir burukluk efendime söyliyi m bir hüzün olsa da bazen genelde neşeli eğlenceli bir arkadaşınızım. Olay bu yani.

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #60

*Naber can okur gül okur yanakları al okur. Nasıl gidiyor hayat? Bak mesela ben işe girdim ne twitter kaldı ne blogger internetin i'sine uğrayamıyorum. Hayat gailesi ne yapıcaksın? Burada 2 yıldır türlü komiklik şakalara girdim biriniz bile gel littleiv senin sigortanı başlatalım demedi. Bu yüzden de işe girdim ben. Evet sırf siz sigorta başlatmadınız diye işe girdim.

*Metin-Ali-feyz al!

*Yazıya 'Drankk' diye espriyle girmem bilmem sizi rahatsız etti mi?

*Rahatsız olan varsa lütfen dışarı çıkabilir mi? Tamam yoklama almayacağım, çıkın lütfen dışarı.

*Heh şimdi kalanlarla güzelce yapalım tesptilerimizi. Hayır gülmiyceksen ne işin var blogda diğ mi?

*Hepiniz biliyorsunuzdur Esra Ceyhan'ın programında 'uçan adam Sabri' vakası yaşandı. Neydi efendim bir adam Kayseri otobüsünde giderken birden işte bir takım olaylar oluyor yerden yükselirken 'alllllaaaeeeeeğğğaaaah' deyü bir takım uçmalar kaçmalar ile stüdyonun içinde taklalar atarak oradan oraya yuvarlanıyor. Hepimiz çok güldük buna tabii ilk çıktığında 'lan ne salak adam ya' falan deyip. Ama benim orada asıl dikkatini dürtelemek istediğim nokta programın konuklarından Tarık -the şakşuka- Mengüç. Şimdi Tarık Mengüç bir zamanlar şakşuka şarkısıyla, hareketli ve heyecanlı danslarıyla, sarı saç esmer ten organizasyonuyla çok sevilmiş bir şarkıcı abimiz. Şimdi uçan adam abimiz programda kendini göstermek adına uçma numarsına girişirken Tarık Mengüç de yanında oturmaktadır normalde. Sabri bey yerde yuvarlanma (uçma) hareketine oturduğu koltuktan başlayarak seyircilere doğru diyagonal bir yörüngede başlarken bu durumdan çok korkan Tarık Mengüç de kaçacak yer bulamamasından dolayı uçan adam ile paralel bir şekilde koşuyor. Uçan adam tekerlenirken Tarık koşuyor. Yanyana böyle. Gerçekten komik bir görüntü. Eğlenceli.

                                                            tarık kaçıyor sabri uçuyor

*Müdür yardımcısı da tam yancı ha!

*Şimdi ben bir alışveriş merkezinde (ki kendisine avm deniyor, öyle denince daha da bir artist duruyor) çalışmaya başladım bir mağazada. Bu avm'nin tuvaletlerine girmek durumunda kalıyorum doğal olarak. Şöyle bir şey var ki tuvalet kabinlerinde tuvalet kağıtları resmen kaşıkçı elmas'ı gibi korunuyor. Böyle bir kutunun içine konulmuş, yetmemiş bir de o kutuyu kilitlemişler. Vay be dedim size. Vay be. G.tümüzü siliyoruz abi ennihayetinde, abartmamak lazım.

*Trabzon'sporlu üreme'.

*İzzet Altınmeşe'nin arabasının tozlu camına 'ben'i yıka yazdım. Bence o bundan hepimizden fazla etkilenecektir.

*Haydi yeter bu kadar. Görüşürüz, bir dahaki yazıya kadar gülmekten çekinmeyin.

10 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #59

*Selam panpalar.

*Hiç vakit geçirmeden konuya girme hakkımı kullanıyorum. Kullandım.

*Geçen gün alışveriş merkezinde yürüyorum. Birden önümden kayarak geçen bir çocuk gördüm. Şimdi ne var bunda diyeceksiniz ama kayarak derken ayakta kayıyor. Yani yürürken aldığı pozisyon ile kayıyor hızlıca. Aklım çıkacak gibi oldu yemin ediyorum. Meğerse o altında tekerlek olan çocuk ayakkabılarından varmış ayağında.

*Şimdi hepimiz ilkokulun 4. sınıfında el yazısı dersini öğrendik. Çok güzel, hiç sıkıntı yok. Öğretmenimizin aldırdığı, el yazısı kalemleri, uçları o efsanevi alet hokka falan alınarak ilk ders inanılmaz bir heyecanla beklenirdi. Sınıfta tam bir cümbüş havası.

*Harfleri öğrenmeye başladığımızda hiçbir sıkıntı yoktu. Ta ki 'r' harfini öğrenene kadar. Sağdan bakıyordum r'ye benzemiyor. Soldan bakıyorum r'ye benzemiyor. Okula inancımı kaybetmeye başladığımı ilk kez orada hissettim. Ama haksız de değilim yani, şuna bir bakar mısınız? Bunun neresi r arkadaş?

*Yaradanın bir mucizesi işte bu da.

*Bu el yazısı derslerinde de beden dersinden daha çok eğlenilirdi şimdi hatırladım. Herkes hokkasını (her hokka dediğimde içim bir hoş oluyor yalnız), ince uçlu mürekkep kalemlerini getirir, el yazısı defterini güzelce hazırlar ve öğretmeni beklerdi. Ders başladığındaki mutluluk az rastlanırdı valla. Güzel günlerdi.

*Hotmail'in gereksiz klasöründe hiç mail bırakmazsanız 'Burada gereksiz postanız yok (Yaşasın!) ' yazıyor. Gerçekten tırt bir bakış açısı. Yani mail yok diye bu kadar sevinmek ne biliyim. Çok saçma geliyor bana.

*Bu iş ile de ilgili bir post yazmak lazım ama bir türlü fırsat bulamıyorum. Çok malzeme var çünkü hizmet sektöründe. Özellikle Türk Teyzeleri diye bir grup var ki of yani.

*Bir teyzenin en önemli özelliği otobüse bindiğinde 'eylemsizlik kanunu'nda tamamen habersiz halde koltuğuna oturmaya çalışırken hiçbir yere tutunmayıp otobüsün hareketi ila karşısındakinin kucağına tüm ağırlığıyla adeta o koca gövdesiyle düşmesi ve tabii ki bunun ardından hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesidir.

*Bence ülkemizde en eğlenceli en güzel en bol malzemeli yer otobüsler ve metrobüslerdir. Bunu tartışmam bile. Ha bir de tabii şehirlerarası otobüsler var.

*Bir muavin'in en önemli özelliği, yoldan yolcu alacakken hareket halindeki otobüsten atladıktan sonra bir saniye bile yalpalamadan koşusuna devam etmesidir. Çok karizmatik abi. Sırf şu hareket yüzünden 'başlarım mühendisliğine de malzemesine de, muavin olucam lan ben' demek geliyor içimden ama sonra mühendislik mayışı gelince aklıma vazgeçiyorum aniden.

*Böyle karmakarışık bir yazı oldu ama güzel oldu. Vinyet de pek hoş oldu, e gülerseniz ne ala. Görüşmek üzere.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #58

Canlarımmmm.

*Ya böyle bir adam olsaydım, he? Ya her yazıma böyle başlayan biri olsaydım. Hayat sizin için ne kadar zor olurdu biliyor musunuz? O yüzden öyle her şeyden şikayet etmeyelim. Daha neler var yani görüyorsunuz?

*Hayko Cepkin'i hepimiz biliyoruz herhalde. Kendisi bağırarak da şarkı söylenebileceğini Türkiye'ye kanıtlayan bir abimiz. Konserlerinde sevenleri inanılmaz çığlıklar atarak hep beraber bir ayin ortamı yaratıyorlar falan, her şey çok güzel hiç lafımız yok. Ancak kendisiyle ilgili bir şeyi çok merak ediyorum ben. Şimdi Hayko Cepkin konserde falan yüzüne ketçap dökerek kan efekti veriyor ortamı daha da gaza getirmek için. Bunun dışında klıktan kılığa da giriyor. Bir tür sahne şovu saygı duyuyorum.


*Ama Hayko ile ilgili bir şeyi cidden çok merak ediyorum. Fotoğraftada görüyorsunuz kendisi koluna bir adet file çorap geçirmiş durumda. Hem de kadın çorabı. Ben yine ne kadarmoderin ne kadar açık görüşlü biri olduğumu tekrar damarlarımda hissederek bu olayı da yadırgamıyorum. Ancaaak aklımdaki şu soru işaretini de yokedemiyorum.

*Hayko Cepkin bu çorapları nasıl alıyor? Bildiğimiz teyzelerin, genç kızların falan gittiği Penti'ye gidip 'MERHABAAĞĞĞĞĞĞĞ (e bağırıyor tabii) ya şey sorucaktım, sizde böyle file çorap var mı acaba? Mmm, konserlik' mi diyor acaba Hayko. Bunu gerçekten çok merak ediyorum. Geceleri bunu düşünmeden uyuyamıyorum.

*Konserlik

(Bu arada bu post öyle bir post ki şu ana kadar yazılan kısmı bundan tam 9 gün önce yazılmış. Arada tam 9 gün var aga. İşe falan girince blogu bu kadar ihmal edebileceğim aklıma gelmezdi ama en azından bundan sonra pc'de yazıp internet olan yerde aynen yayınlyacağım postlarımı. Pardon yani o açıdan)

*Hayko Cepkin ile Mesut Özil de birbirine benzemiyorsa kimse birbirine benzemiyordur.

*Bence yabanmersini diye bir mevye varsa yabanyozgatı diye de bir meyve olmalı. Çilekeş Yozgat halkı sevindirilmeli.

*Beni şu dünyada en çok sevindiren şeylerden biri de yüzü gülen böyle neşeli kıpır kıpır bakkal amcadır. Yani o bıyıklı adam sizin istediğini bir şişe süd ile ekmeği verirken sanki dünyanın en güzel işini yapıyormuş gibi davranıyor ya. işte o anda benim içime seratonin doluyor böyle aklımı çıldırıcak gibi oluyorum sevinçten. Koca koca bıyıklı adamlar olmasına bakmadan yanaklarını mıncırasım geliyor.

*Bakkala girince para üstü beklerken yaşanan o anlamsız gelirim de bizi kurtaran tavandaki 37 ekran televizyonu çok seviyorum. Orada genelde TRT Haber ya da Rumeli TV falan bile açık olsa da o anda bana bir Avatar'dan daha heyecanlı anlamlı büyük bir yapımmış gibi geliyor.

*Bu arada benim en sevdiğim saat 17.23. Neden bilmiyorum ama öyle. Telefonumun saatine baktığımda 17.23'ü görüyorsam 'oh' diyorum 'ya, sen ne güzel bir saatsin ne güzel bir zaman dilimisin, senin gadanı alırım ben, senin o çakır gözlerini öperim ben' diyorum.

*Arada manyaklaşmıyor değilim yani.

*Hadi bakalım şimdilik bu kadar yeter yarım saat sonra işte olmak zorundayım. Bu sefer bu kadar bekletmeyeceğim sizi dostlar, gönül dostları. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle ben littleiv yayında ve yapımda emeği geçen herkes (ben) adına iyi günler diliyorum. Sevgilerle.

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Anadolu Beylikleri'nin Bilinmeyen Yüzleri

Merhaba sevgili littleiv.blog okurları. Uzun zamandır aklımda olan bir yazıyı yazmaya başlamanın mutluluğu ve gururu içindeyim. İlkokulda nedense ezberlediğimiz ama sonradan pek çok şey gibi hiçbir işimize yaramayan Anadolu beyliklerinin hiç bilinmeyen yüzlerini ortaya çıkartıyorum. Buyrun. Afiyet olsun.


Germiyanoğulları Beyliği

İlkokulda hepimizin germiyan-germyan-german-germany diye bir takım düşüncelerle olayı çözmesine rağmen açıklanmayan Alman menşeili bir beyliktir. Diğer güzel beyliklerimizin içine sinsice sızarak bir Alman devleti kurma çabalarına rağmen Kütahya'da bulunduklarından dolayı zamanla Türkleşmişlerdir.

Tacettinoğulları Beyliği

Ya ne biliyim şimdi kocaman beylik kurmuşsun, gayet karizmatik görkemli haşmetli isimler koyabilirsin ama beyliğin adını Tacettinoğulları koyuyorsun.Yani bu kadar vizyonsuzlukla ne devlet olabilirsin afedersin ne de başka bişey. Sizden cacık olmayacağı belliymiş Tacettinoğulları beyliği. Hiç kusura bakmayın şimdi.

Pervaneoğulları Beyliği


Muhtemelen kuran arkadaş pilot olmak falan istiyordu ve hatta 1261 yılında kurulduğu göz önüne alınırsa uçak fikrinin ilk yaratıcısı olduğunu da söyleyebilirim. Hem de Wright kardeşlerden yaklaşık 700 yıl önce. Yine de gözü yükseklerde olan bir beyliğe göre pek bir ilerleme kaydedememişler.

Erbil Beyliği


Mehmet Ali Erbil'in büyükbüyükbüyük dedesi tarafından kurulmuş olup 'eaamanın eaamanın, parmaktan sonra' gibi laflarla Anadolu'da fazla tutunamayan bir beylik olmuştur. Çok da iyi çok da güzel iyi olmuştur.

Artuklu Beyliği ve Saltuklu Beyliği

İki düşman kardeş Artuk ve Saltuk'un birbirlerine kızıp kurduğu (oha!) iki beyliktir. Ama hiçbir zaman bir Seferoğulları ve Tellioğulları olamadılar. Yine de orta 2'lerin en sevdiği beyliklerden ikisidir.

Dulkadiroğulları Beyliği

Bir Tacettinoğulları vakası daha. Beylik abi bu, sınıflararası futbol turnuvası için takım adı koymuyorsunuz. Tamam aranızdan önemli birisinin adı Kadir olabilir ve dul kalmış olabilir ama bunu tüm dünyaya duyurma hevesi?

Eretna Beyliği

Ortaokul öğrencilerinin aklında en kolay kalan beyliklerden biridir. Anadolu beyliklerinden 5 tanesini yazın sorusuna ilk yazılan beyliklerden biridir (evet bu beylikle ilgili şaka bulamadım pek, ama görüyorsunuz isminde hayır yok. Eretna nedir yani)

Menteşe Beyliği

Açıkçası bir kolaya kaçma bir küçük düşünme vakası daha. 'Abi ne koyalım beyliğin ismini. Hmm kapı beyliği olmaz, duvar beyliği olmaz. Ne olsun ne olsun, aa menteşe. Menteşe Beyliği. Çok güzel oldu cidden.' diye düşünmüş olacakar sanırım. Menteşe nedir abi? Yemin ediyorum düşünmekten üşenen beyliksiniz.  

Karesi Beyliği

Matematikçilerden oluşmuş bir beyliktir. 'Abi toplama çıkarma çarpma falan bulunmuş. Biz de bir takım yeni matematik işlemleri bulalım' düşünceleri içinde bir sayının karesini almayı bulmuş beyliktir. E doğal olarak da beyliklerinin adını karesi beyliği koymuşlardır. Hatta baştan 4'ün karesi beyliği imiş ancak sonradan 4'ün düşerek sadece karesi beyliği kalmıştır.

10 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #57

#Dedim ki 'bloga yazı yazayım lan.'#

Merhaba sevgili okurlar. Artık yeni bir olay yaptım. Bloga yazı yazmadan önce son kurduğum cümleyi böyle giriş cümlesi-başlık gibi yazacağım buraya. Dışarıdan bakıldığında gayet artis gibi gözüken bu olay aslında içi boş, sığ ve bi' o kadar da dandik bir şey ama olsun. Devir şekil devri, devir atraksiyon devri.

*Şimdi burda böyle yazı yazabilmek için bir başlangıç maddesi gerekli. Yani eğer o güzel olursa yazı akıp gidiyor zaten. Sizin bir şey yapmanıza gerek kalmıyor. Valla. Yeni Kayıt kendi kendine doluyor böyle. Siz varsa yazım hatalarını düzeltiyorsunuz, kaydı yayınla'ya basıyorsunuz.

*Şaka lan şaka. Olur mu öyle şey. G.tüm çıkıyor benim burada yazı yazacağım diye.

*İlk cümle o yüzden önemli yani. Hala da tam bir ilk cümle yazamadım farkettiysen. Anca laga luga laf kalabalığı. Hep bi' kaytarmalar. Çok ayıp ya.

*Tamam tamam hadi başlıyoruz.

*Geçen gün metrobüsteydasdhlaksjdlkasjd. Pardon ya, böyle deyince de gülesim geldi birden.

*Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız onunla sessiz sinema oynayın. Gerçekten girdiği şekillerden, türlü türlü hareketlerinden. Of ya, gerçekten çok fena. Tiksinç. Hiç tanımadığınız yönlerini görüyorsunuz o insanın. Aman diyim benden size tavsiye, sevgilinizle falan sessiz sinema oynamayın. Böyle ağzı burnu bükmeler, elleri kolları sallamalar. Off anlatırken kötü oldum bak.

*Gıdı bence çok çirkin bir şey. Ne biliyim. Ne yazımında meymenet var ne kendisinde. Siz ki gıdısı olup da güzel duran bir insan gördünüz mü? Bence görmediniz.Ayrıca gıdı nedir yani. Bu ne biçim bir isim. Sevmedim seni gıdı. Bende de yoksun zaten.

soldaki paçalara dikkat

*Geçen gün metrodan yürüyenler merdivenler vasıtasıyla çıkarken ön tarafımda bir cisim gördüm. İlk olarak ne olduğuna anlam veremesem de sonradan senin benim gibi bir insan olduğunu farkettim. Tamam dış görünüş olarak gerçekten bir insana benzese de içinde çok başka fırtınalar kopan bir canlı olduğunu anlamıştım bile. Bir insan düşünün ki kot pantolonunun paçalarını converse tipi ayakkabılarının uzun kısımlarının içine soksun. Yetmesin o şekilde insanların arasına çıksın.

*Hayır yani pek çok zevksiz giyim görmüştüm. Birbiriyle uyumlu olmayan ceket pantolon görmüştüm. Ugg'la etek görmüştüm. Ama bunun gibisini gerçekten görmemiştim. Üstelik bu arkadaş gayet keyfi yerinde, arkadaşlarıyla şakalaşıyor falan. Hiç utanmıyor, sıkılmıyor. İşte gerçek kendine güven, işte gerçek özgüven budur.

daha yakından görmek için üzerine tıklayabilirsiniz

*Böyle karışık eğlencelik çıtır çerezlik bir yazı oldu. Okuyalım eğlenelim hayat kısa diyerek Levent Kırca bitirişi yaparak kaçıyorum.

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kadın-Erkek Eşitliği Üzerine Bir İnceleme

 kadın-erkek eşitliği yazınca google görsellere cübbeli'yi çıkardı karşıma

Çok boş bıraktım blogu farkındayım dostlarım. Ama bi' sor neden diye. Hiç sormuyosun yahu. Anca yazı yazılsın okuyalım, güleceksek gülelim, yorum bile yapmayalım, reklamlara zaten tıklamayalım. Bak nasıl içlenmişim anla.

Şu aralar oldukça sıkıntıdayım canlarım. Neymiş efendim artık yıla kalan öğrenciler yurtta daha fazla kalamazmış. Bak bak! Tabii sonra ülkenin çeşitli yüksek mevkilerindeki tanıdıklarımı devreye sokarak (babam) tekrar yurda kaydımı yaptırdım. Gerçi sadece bir dersim olunca insanın yurtta kalmasının da tam bir amacı olmuyor ama olsun ben işe girecektim. Girecektim diye geçmiş zaman kullanıyorum. 

Erkekler ile kadınlar arasında eşitlik var diyorlar. Yok ya! Eşitlik varmış. Yalan kardeşim. Aynı bölümden mezun olduğum bir arkadaşım var kendisi diğer cinsten, kadın yani ya da kız. (off gerildim lan). Neyse. Benden daha fazla kalan dersi var, olabilir güzel. Aynı dersleri verip aynı bölümden aynı hocalar tarafından mezun edilmişiz ya da edileceğiz ennihayetinde. 

Ben şimdi hayvan gibi iş arıyorum. Sırayla mühendislik firmaları, satış temsilciliği, coffe-shop'ta çalışmak ve Taksim'de tezgahtarlık genişliğinde bir skalada iş bakıyorum. Ama anasını satıyım bir yer de geri dönüp aramadı. Arkadaşım ise ayda 1500-2000 liraya bir işte çalışırken hala yeni firmalardan her gün başka bir teklif geliyormuş. Lan dedim neden böyle acaba?
Askerlik!

Evet bunun tek sorumlusu askerlik. Hadi bakalım kadın hakları savunucuları, hadiyin feministler. Ne farkımız var olm bizim sizden. Askerlik yapacağım diye tezgahtarlık yapmak zorunda mıyım ben? Yok aga olmaz öyle şey. Hemen yarın bana bir mühendislik firmasında 2000 TL + primlik bir maaştan oluşan masa başı fazla yorulmayacağım istediğim zaman bloguma ve twitter'a falan girebileceğim yol+yemek+ssk'sı olan bir iş ayarlıyorsunuz. Bunları ayarlayın. Hadi bakalım, bir dahaki postumu iş yerimden tmak istiyorum. 

Görüşürüz anacıım.

11 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #56

Naber cicişler? (İyice Esra Ceyhan oldum lan)

*Düşünşene sevgili okur. İlkokul, ortaokul, liseyi bitirdin. ÖSS için çalışıp gidip hukuk kazanmışsın. 4 sene hatta 5 6 sene tuğla tuğla kitapları ezberlemiş ve sonunda 'avukat' çıkmışsın. Çok güzel, bravo gerçekten övgüye layık bir olay. Annen baban mutlu akrabalar gururlu. Ama sonra ne oluyor? 'Müge Anlı ile Tatlı Sert'te avukat olarak görev yapıyorsunuz. Gerçekten bence dünyanın en üzücü olaylarından biridir bu.

parmağa bak parmağa kim bilir yine kimleri azarlıyosun müge

*Hayır Müge Anlı'nın programında çalışmak zaten zor bir olayken bir de avukat olduktan sonra oraya gidip amcalar teyzelerle birlikte azar yemek, ne biliyim fena yani. Kahır bela.

*Müge Anlı olmak da zor bişey bence. Yani her gün çok güzel makyajını yapıyosun kendi programın var milyonlara sesleniyorsun falan. Ama noluyo? Programa gelen insanları azarlıyorsun. Görevin bu. Onun da işi zor.

*'Biraz da gülelim' diye bir olay var gazetelerin, internet sitelerinin vazgeçilmezleri arasında. Gayet ciddi bir takım olaylardan bahsederken birden artık ne düşünülüyor ne hissediliyor tam bilemiyorum, gülme isteğini karşılama çabası, bir cemyılmaz'cılık bir komik olma hevesi. Yani tam da ortamı olmuyor mesela. Adam ekonominin her şeyinden bahsetmiş borsa, iniş çıkış, parite falan yazıyor döküyor sonrasında 'haydi şimdi biraz da gülelim. Bir gün temel...' diye fıkra anlatmaya başlıyor. E noldu abi. Demin parite diyordun şimdi bir fransız bir ingiliz diyorsun. Ortama uymuyor. Sırıtıyor yani. 

*Biraz da gülelim.


*Bu da çok saçma oldu açıkçası. Yani zaten yazdığım şeyler sizi bir nebze olsun sevindirmek güldürmek için yazılan şeyler. Ben bunların arasında 'biraz da gülelim' deyip lokma yerken garip durumlara düşen Deniz Baykal fotoğrafı koyunca yazılarımı önemsiz bir duruma düşürmüş oluyorum. Tamam Deniz Baykal komik ama benim yazılarım da komik gibi lan. Değil mi yoksa. Üff bilemiyorum çok kararsızım.

*Geçen gün aldım karşıma 50 Cent'i. 'Ya dedim fifti. Nolucak abicim senin bu halin. Para, altından baston, limuzinler, çılgınca popo sallayan zenci kızlar.' 'faking yeaa' falan bişeyler dedi tabi anlamıyo sanırım dediğimi. Dedim 'şş fifti adam ol ağzını topla ne o fakin makin. Ben burda sana abi sözü anlatıyorum öğüt veriyorum. Sen arkandan neler konuşuyo o yancıların falan biliyo musun?'


Aha aynen böyle bakıyo bana. 'Ya.' dedim. 'sen hiç şu kendi haline aynada bakıyo musun?'. 'Vebalıya dönmüşsün Körtis'. Evet kendisiyle pek yakınız, herkes 50 cent derken ben körtis (curtis) diyebiliyorum. Sonra neyse bu üzüldü falan, omzuma dayandı ağlamaya başladı. Teselli ettim sonra 'Kral adamsın aslında sen de neyse işte popüler kültür' falan dedim, hoşuna da gitti çocuğun sonra hoplaya zıplaya gitti. Benim de günlerim böyle geçiyo.

*Habereşelim bi' gün çıkıp bişeyler içeriz tamam ararım sonra ben. Hadi baay.

9 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #55

'Hola'

*Evet sevgili littleiv severler bu yazıda size İspanyolca seslendim. Aranızda anlayanlar olmuştur. Anlamayanlar olmuştur, aranızda anlaşın.

*Bu aranızda anlaşırsınız meselesine acayip gıcığım. Şimdi mesela çok samimi olmadığınız bir grup arkadaşınızla yemeğe gitmişsiniz. Böyle hamburger falan da değil kebap yani. Pahalı. Neyse her güzel şeyin sonu olduğu gibi kebap yedikten sonra da hesap ödemesi var. Bu tip yerlerin kasalarında etrafı sunta ile çevrilmiş tüm yaşamsal faaliyetlerini o 1 metrekarede sürdüren bir amca olur. Yemeğini orada yere, tuvaletini oraya yapar, hesabı orada alır falan. İşte bu amca diyelim ki kişi başı 12 lira hesap. 4 kişisiniz. 'Ne eder 48. Ve Mehaapee'nin 48. yıl dönümüüü.'

*Ha yok dur bu başkaydı. Ne diyordum, 48 lira. Siz en baştan gidip kendi hesabınızı ödemek istiyorsunuz ve ne büyük bir şanssa bozuğunuz yok. Verdiniz 50 lirayı. O anda, orada yaşayan abi, artık oksijeni mi alamıyor ne yapıyorsa 'ben' diyo 'hepsini' diyo 'buradan alıyım' diyo 'siz kendi aranızda hesaplaşırsınız artık' diyo. Bak bak. Biz sonra kendi aramızda hesaplaşırmışız. E ben o insanlarla tam samimi değilim. Şimdi hesap da düz hesap değil ki. 12 lira geçirmişsin sen bize afedersin. Şimdi azsamimi 15 lira verse zaten üstünü veremiycem. E bu durumda yiğitliğe bok sürdürmemek için 'taam ya 10 lira ver yeter abi ya' demek zorunda kalıyorum. Toplam 6 lira içeriye giriyorum. Gerçekten çok üzücü.

*İndirim kavramını tam çözememiş ama nasıl olduysa bir şekilde dükkan sahibi olmuş bir abimizin mekanını görüyoruz fotoğrafta. Adam %100 indirim yaparsa aslında o malı bedava vermesi gerektiğini bilmiyor ama bir şekilde sistemde tutunmasını biliyor. İşte benim esnafım. İşte benim halkım.

*Şimdi bir teyze alışveriş yapmak için dükkana giriyor. Soruyor bir adet blüz'ü. Bak bluz değil blüz. Onun bir tonu var öyle söylemek gerekiyor, neyse soruyor 'bu blüz ne kadar?' diye. Bir de tabii teyze gibi soruyor. Böyle blüzün ucudan tutarak, sanki çok değersiz tırt bişey alıyormuşçasına. Sanki onu oradan zorla aldırıyorlarmışçasına. Aldırıyorlarmışçasına. Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız? Konu dağıldı gitti yine.

*Teyze dediğimiz canlı elindeki dandik blüzün 20 TL olduğunu öğrendikten sonra beyninde bir takım denklemler kurarak bir x değeri bulur ve hemen satıcıya yeni bir teklifte bulunur.

*'10 liraya olmaz mı?'

*Şimdi ben satıcı olsam çok ağır konuşurum. Allahtan satıcı değilim. 'Ya ben sana 20 lira diyorum sen bana 10 liraya olmaz mı diye soruyorsun. zaten 10 liraya olsa ben sana 10 lira derim, zorun ne teyze, bana kastın mı var teyze?' diye suratına suratına çemkiririm. Belki de bu yüzden hiç pazarlık yapabilen biri değilim.



*İşte ülkemin cefakar teyzelerinden biri. Eminim ki bu güzel insan teyze bir takım dükkanlara girip 20 TL'lik blüzlere ki bu teyzem için mintan'dır o ben biliyorum. '15 liram var oğlum 15 liraya olursa alırım mintanı' der. Böyle de naif böyle de içtendir. Ama ya 'blüz' diyen teyze ah o blüz diyen teyze, seni seni blüz diyen teyze.

*Mintan-teyze'yi gördüğümüz üzere kendisi Adidas'tan mont alamayınca akşamları 'Yaprak Dökümü'nü izlerken kendisine dikmiş bir adet adidas mont ki ben eminim onun için yelektir o. Çarşısına pazarına giderken de geçirmiş sırtına yaşıtı arkadaşları 'Mukaddes, Münevver, Lamiya'lara falan hava atıyor. Çok güzel görüntüler.

*Böyle bir oradan bir buradan kah güldürüp kah hüzünlendirip yazdığım bir yazının daha sonuna geldik. Yayında ve yapımda emeği geçen herkes (ben) adına iyi günler diliyor Google reklamlarını boş geçmemenizi...ah tamam tamam vurmayın. Hadi baybay.

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #54


*Merhaba sevgili canlar, cananlar, osmanlar ve diğerleri. Naptınız ben yokken. Umarım Google reklamlarını farketmişsinizdir. Artık arkamda Google var olm. Ayrıntılar aşağıda.

*Geçen oturuyorum yine internet başında. Kâh twitter'da çılgın atıyorum, kâh blog alemlerine akıyorum, Facebook'ta 'chok güsel chıkmıshsın cnm yaaa <3>' tarzı yorumlar yapıyorum, birden ekranda dev bir mektup işareti belirdi..

*
Ahahah yok lan, amerikan filminde miyiz mail gelince ekrana döne döne gelen mektup çıksın. Yok öyle bişey. Bildiğin hotmail sekmesine tıklayıp girdim mailime. Bir baktım Google mail atmış. Koca Google ha. Böyle mavili kırmızılı sarılı logosuyla, gelmiş kapıma 'Ya littleiv ya,' bir de böyle hafif utangaç tam olarak konuşamıyor. 'Ya senin blogun çok büyük, gerçekten kitleleri peşinden sürüklüyorsun, biz senin bloguna reklam versek de azcık yolumuzu bulsak' diyo. Bak bak bana diyo. 'Ya,' dedim 'google' dedim, 'reklam senin köpeğin olsun ya' dedim.

*Yani tam böyle olmasa da buna yakın olaylar.

*Sonra işte mukaveleler, anlaşmalar, bayrak öpmeler derken bloga reklamları da aldık. Şu an Google'la yeni başlayan bir ilişkimiz var, her şey çok yolunda. Umarım ciddi olur.

*Gerçi Google biraz maço sanırım. Çok fazla kural koyuyor. Yok reklamlara ben tıklayamazmışım. Gözümün önündeki güzelliğe dokunamıyorum resmen. Ama bişey de diyemiyorum, hoşuma gidiyo mihihi (noluyo lan bana!)

*Evet bir takım komikliklere geçelim hazırsak. İlk fotoğrafımız ile başlayalım.


*Şimdi burada ne gördüğünüzü sorsam hepiniz farklı bir cevap veririz sanırım. Ben ilk gördüğümde 'aha' dedim 'metrobüsün içine spor aleti koymuşlar'. Evet yanlış duymadınız. Bu bir metrobüsün içi. Kareyi de ben çektim. Sanıyorum tek olayı üzerine oturulması ama bir koltuk bir sandalye için fazlasıyla atraksiyonlu. Yani biraz daha kassalar herhangi bir spor salonunda bile olmayacak kadar alengirli bir spor aletine dönüşecekmiş. Abartmamak lazım diye düşünüyorum.

*Bu kadar olaylı oturak yapılacağına iki üç tane güzel koku sıktıran fıs-fıs'tan yapsalar daha hayırlı olur vallahi. Ölüyoruz be kokudan metrobüse binince. İnsanımız duş almayı sevmiyor sanırım.

*Metrobüse gaz maskesiyle giren bir adam görürseniz korkmayın, benim o.

*Referandum için İstanbul'a gidip geldiğim iki otobüs yolculuğunda da yanıma çok kokan iki abi oturdu. Talihime sıçıyım resmen. Muavin abi kolonya vermeye geliyor, abi kolunu kaldırıyor ben iptal. Kahve kek vermeye geliyor kolu kaldırıp alıyor ben üzgün. Kabus gibi iki yolculuktu.

Neyse gideyim de blogu nasıl daha fazla geliştiririm Google ile bu ilişkiyi nasıl paraya dökerim bunlaarı düşüneyim. İş adamı gibi oldum valla. Hadi görüşürüz.


2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Edebiyatın Günlük Hayatımızdaki Yeri ve Önemi

Bu hikayedeki tüm olaylar ve karakterler hayal ürünüdür.


Çok bozulmuştum. Sevgilim olacak o kız herkesin ortasında bağırıp, bir de üstüne suyu yüzüme çarpıp çekip gitmişti oturduğumuz cafeden. Mal gibi kalmıştım adeta. Oysa ki öğleden sonra buluştuğumuzda gayet iyiydi her şey. El ele gezdik bütük gün. Ne olduysa konu o sınıftaki fotokopi aldığım kızdan açılınca olmuştu.

'-Tamam fotokopiyi aldın da telefon numarasının ne işi var telefonunda' dedi kavganın başlangıç cümlesi olarak. Son olarak da 50 ml'lik suyu boca etti suratıma. Arkasına bile bakmadan gidince beni bu yakada bırakıp, karşıya geçip eve gitmekten başka yapabileceğim bir şey kalmıyordu. Beşiktaş'taydım vapur iskelesine doğru yürümeye başladım. Ne zaman canım sıkılsa, ne zaman depresyonda olsam vapur iskelesine yönelirim. Duyguluların, hisli gibilerin vazgeçilmez taşıma aracıdır vapur. Martılara simit atmak kimsesizleri kucaklamak, yanlızlığı belirginleştirmek için birebirdir.

Vapur iskelesine geldiğimde vapur kornasını acı acı çalarak yeni yanaşıyordu iskeleye. 'Güzeeel...' diye geçirdim içimden '...gelsin melankoli.' Vapura binmek için kullanılan o tahta iskeleyi her gördüğümde geleceğin içindeki geleneksellik aklıma gelip bir garip olurum. Hemen vapurun arka tarafında her zaman oturduğum yere geçip, gözlerimi İstanbul'un arkada bıraktığım siluetine çevirdim. Hüzün veriyordu bana bu şehir, hele yanlız kaldığımı anladığım şu saatlerde... Aşk acısı iyice artıyordu vapurdayken...

Şimdi aynı hikayeyi bir başka versiyonuyla dinleyelim.


'-Ne halin varsa gör.' dedi gitmeden önce. Sanırım terkedilmiştim ve kalbimde bir şey ince ince bıçak batırıyordu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu ve eve gidip kendime kendime kalmak, biraz müzik ile ruhumda açılan yaraları kapatmak istiyordum. 'Bir an önce eve gitsem iyi olacak' diye düşündüm. En hızlı metrobüs ile gidebilirdim. Belki vapur hissiyatını vermeyecekti ancak oldukça hızlıydı.

Beşiktaş'dan Zincirlikuyu'ya geçip oradan metrobüse binecektim. Çarşı'dan klimasız bir otobüse bindim. Otobüse binerken akbilimin bittiğini akbil kutusundan çıkan 'dododoot dododoot' sesi ile kavradım. Adeta 'bakın bu fakirin parası yok' der gibi ötüyordu. Cebimde 1 lira 60 kuruş ve 50 TL vardı ve şöföre vermem gereken para 1.75 TL idi. ezilip büzülerek 'abi 1 lira 60 kuruş var bi' de 50 lira var. Hangisini veriyim?' dedim. Gerçekten tüm dünyevi acılarımdan arınıp şöför abinin ağzından çıkacak lafı bekliyordum.

Metrobüse binmek için durağa girdim. İnsanlar belli noktalarda gruplaşmışlardı ve gelen metrobüsün kapılarının tam hizalarında bekleşiyorlardı. Hemen çakal adımlarla yan tarafa geldim. İlk binenlerden olurum diye düşünürken açılan kapıdan insanların dışarıya fışkırdığını farkettim. Kendimi ite kaka içeri attım. Tutunacak bir yer aradım ancak bulamadım. Gerçi sonradan farkettim ki tutunacak yere ihtiyacım yokmuş çünkü etrafımdaki insanlar benim hareket etmemi imkansızlaştırıyorlardı.

'Allah kahretsin böyle işi' dedim. Ne aşk acısı kalmıştı ne bir şey. İki gram romantiklik yaşayalım dedik bok ettin metrobüs. Allah belanı versin metrobüs. Duygusal roman karakteri düşmanısın metrobüs.

8 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #53

Merhabalar sevgili okurlar. Hayır sadece sevgili olan okurlara seslenmiyorum hepinize sesleniyorum. Bu kadar iğrenç bir espriden sonra hala burada bulunan varsa bir an evvel komikliklerimize geçelim. Komik bir şey varsa beraber gülelim. Lise öğretmeni havası yakalayalım.

*Şimdi ilkokul ortaokul liseyi bitirmişsiniz. Belli bir yaşa gelmiş artık kendi kendinize hareket etmeye başlamışsınız. Yani tuvalet eğitimini yaklaşık 18-19 sene önce almış ve o günden beri tuvaletle ilgili pek büyük sorunlarla karşılaşmamışsınız. Yani olsa olsa misafirliğe gittiğinizde afedersiniz sıçtıktan sonra sifonun bozuk olduğunu görmüşsünüzdür falan.


*Yukarıdaki fotoğraf Yıldız Teknik Üniversitesi'nin tuvaletlerinden çok zor şartlarda gizlice alınmış bir fotoğraf (pisuvardayken telefonu çıkartıp çektim). Şimdi öncelikle bir erkek çok imkansız durumlarla karşılaşmadıkça pisuvarın önüne geldiğinde amacı çişini yapmaktır. Yani kibarca dile getirirsek küçük tuvaletini gerçekleştirmek. Peki pisuvarın önüne gelmiş bir üniversite öğrencisine 'küçük tuvaletinizi yapın' demek nasıl bir mantığın ürünüdür sevgili blog dostları.

*Öncelikle küçük tuvaletimizi yapmamızı bize emreden tuvalet-üstü-yazısı bu işin akabinde bir takım vana boşaltım gibi terimlerle kafamızı karıştırıyor. Hayır zaten bir rahatlama gerçekleşmiş sen orda hala boşaltım diyorsun vana diyorsun. Yani utanmasa 'heh hadi bakalım şimdi de ellerini yıka çucuğum' diyecek. Ben bu kadar adamsendeci bir üniversite görmedim. Yaş olmuş 23 hala küçük tuvaletimizi yaparken neleri yapmalıyız konulu bilgilerle bir şeyler öğretmeye çalışıyor. İşte 'öğrenmenin yaşı yoktur' sözünün yeryüzündeki yansıması.

*Üniversite de bitiyo ha. Biten bir şey yani. Zamanında değerini bilemiyorsunuz ama '4 yıl ne zaman geçti ya la' derken buluyorsunuz kendinizi (iyice yaşlı dede gibi oldum allah beni kahretmesin).

*Fight Club İlköğretim okulu'nda Ay'ın evreleri: Hilal - ilk durden - yarım ay - son durden - dolunay.

*Fransızca gerçekten çok kibar bir dil. Yani konuşurken kibarlıktan, naziklikten, incelikten kırılıyor konuşan kişi. En kıro adama bile biraz Fransızca öğretirseniz anında bir jean pierre, bir lé bonbonera oluyor adeta. Bu arada normal e değil de böyle alengirli gibi é yaptığımı farketmişsinizdir umarım. Fransızcanın güzelliklerinden birisi de bu işte. Ancak bu kadar güzel bir dil bile bir yerde tıkanıp kalıyor. İşte o nokta.

*'Lé Cola'.

*
Evet Fransızca'yı da bitirdiysek şimdi başka dillere geçebiliriz (kelime oyunlu madde).

*Ğ ile W harfleri sanki iki farklı ülkede yaşayan amca-çocukları gibi. İkisi de tek başlarına olamamışlar böyle. Biri 'yumuşak' ile var diğeri 'double' ile. Hani bir tarafları eksik yani. Üzücü bence.

*İbrahim Kutluay'ın saçı olmak da ne zordur ha. Düşünsene 40 yıldır falan her sabah aynı yerden ayrılıyorsun. İnsan monotonluktan sıkılır. İnsan değil tabii saç ama yine de ne biliyim.

*İbrahim Kutluay'ın sesi olmak da zordur. Hani lise 1 yazından lise 2'ye geçtiğiniz ilk gün arkadaşınız gelir de 'NOBÖR LON, NOPTONOZ YOZUN' diye böyle sesi hayvan gibi kalınlaşmıştır. O hesap İbo'nun sesi de. Ergen İbo. Lise 2 İbo. Liseli Detected.

*Sevgiler bizden. (Mustafa Keser'cesine)

8 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

İnternetsiz


'Aa' dedi. 'hiç mi girmiyorsun internete'. 'Yok' dedi çocuk, 'pek sevmiyorum internet olaylarını'. 'Facebook, twitter, blogun falan da mı yok?'. 'Yoo' dedi gülümseyerek.

Belli ki kız etkilenmişti bundan. Bundan 15 yıl önce tam tersinden etkilenirdi kızlar, 'ayy internete mi giriyosun, ben de bakıyım mı biraz' diye çok erkeğe yanaşmışlardı. Şimdi ise herkesin Facebook hesabı vardı. Twitter'ı olmayanların blog'u, o da yoksa eğer tumblr sayfası vardı. Artık telefonun yerini msn almıştı. Bilgisayar olmayan evler annelerin geçmişte 'mahallede sadece bizde televizyon vardı' dediği evlere dönmüştü şimdi.

Daha birbirlerini yeni tanıyorlardı ve ikisi de uzun süreli ilişkiden çıkmışlardı. Belki bu yüzden belki de eskiden beri gelen özelliklerinden dolayı yeni tanıştıkları insanlara temkinli yaklaşıyorlardı. Gerçi bunda kız tarafının biraz daha dikkatli olması gerektiği genel-geçer bir kavramdı ve erkek bu konuda biraz daha rahat davranabilirdi.

İki üç aydan sonra sevgili olmaya çok yaklaşmışlardı. Artık kız, oğlanın evine gitmeye kadar vermişti. Yeni başlayan bir ilişkide eve ilk geliş önemlidir. Çocuğun ya da kızın odasındaki eşyalar, o eşyaların yerleşimi kişilikler hakkında çok önemli ipuçları verir. Kız da bu yüzden çok heyecanlıydı. Bilgisayarım yok internete de girmiyorum diyen çocuğun odasında neler vardı merak ediyordu. Büyükçe bir kütüphane, bir yatak ve bir dolap. Belki de bir hobisi ya da koleksiyonu vardır, onunla ilgili bir köşe oluşturmuştur diye düşündü.

Kız eve gelince selamlaşma faslının ardından çocuğun odasına gittiler. Beklediğinden çok farklı değildi odası. Kütüphanesinden kitaplar gösterdi çocuk. Salona geçtiler, eski VHS'leri çalıştıran bir video oynatıcı vardı televizyonun altında. 'Sadece internet değil dvd player da yok' dedi çocuk gülererek. 68' yapımı 'Doctor Zhivago'nun kasedini koyup televizyonu açtı. İzlemeye başladılar. Bir süre sonra gereğinden fazla yakınlaşmış olacaklar ki öpüşmeye başladılar. Kız bir klişeyi yerine getirmenin mutluluğuyla 'tuvalete gidebilir miyim?' diye sordu. 'Tabi' dedi çocuk, 'soldan ikinci kapı.'

Kapıyı açtığında dehşete düşmüştü kız. Küçük bir odaydı belki ama sayabildiği kadarıyla 10-12 adet bilgisayar vardı. Bir sürü kablo, mikrofon, kulaklık, cd. Odanın içi mini bir teknoloji üssü gibiydi. Şok olmuştu kız. Merak duygusu tüm vücudunu ele geçirmişti. Diğerlerine göre nispeten büyük olan ekranın önüne geldiğinde monitörde bir takım yazılar görmüştü. Tam ekrana yaklaşıp neler olup bittiğini öğrenmek için öne eğildiğinde vücudunun sol tarafında bir acı hissetti. Elini oraya atınca kırmızı ve yoğun bir sıvının akmaya başladığını gördü. Gözleri kararmaya başlamadan önce monitöre takıldı. MOSSAD başlığı altında bir takım sayılar görüyordu. Vücudu yavaş yavaş aşağı doğru kayarken bilgisayarın yan tarafındaki İsrail pasaportunu farketti kız.

Kan, beyaz tişörtünün büyük bir kısmına yayılmışken bıçak darbesinin acısı iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı kendisini. Yere yığıldığında çocuğa dönmeye çalıştı. 'İn..internete girmiyordun..' dedi belli belirsiz. 'Girmiyorum' dedi çocuk. 'Ne facebook ne de twitter'ım var. Ayrıca soldan ikinci kapı demiştim, ilk kapı değil'...

16 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #53

*Merhabalar.

*Şu anda televizyonda saçları çok siyah bir Bülent Yavuz ile karşı karşıyayım. Gerçi sanıyorum kendisinin saçları kendi saçları değil. Peruk. Ama inanılmaz siyah. Yani siyah rengi o peruğu görse 'yok arkadaş ben siyah değilim, tırtım ben' der. O derece bir siyah. Üstelik o kadar saçmalıyor ki anlattıklarını dinlememek için sürekli peruğuna bakıyorum. Hipnotize oldum resmen.

*Hipnoz garip bir olay. Bir takım amcalar yavaş yavaş net tane tane konuşarak karşısındaki insanları hayal dünyasına sokmaya çalışıyor. Ellerinde bir takım madalyonlar sallayarak karşısındaki insanı ayakta uyutuyorlar resmen. Tam olarak gerçek olduğunu düşünmüyorum ben. Şahsen bana karşımda biri madalyon sallayıp 'eveeet uyuyorsuuun litleiiivvvv' dese, 's.ktir lan ordan yalancı' gibi bir tepki veririm. Yaparım bunu.

*Bir dönem David Cooperfield fırtınası esiyordu televizyonlarda. Kendisi havalarda uçan, kuleleri kaybeden bir arkadaştı. Sonrasında nasıl olduysa Atilla Taş ile aynı sahneyi paylaştı falan. İlginç bir kariyeri vardı yani. Neyse efendim kendisi havalara uçmaktan piramitler kaybetmekten sıkılmış olacak ki biraz da Atilla Taş'ı kaybetmeyi kendisine görev edindi. Etti de. Ancak Atilla Taş'ı yeterince tanımamış olacak ki bu işe kalkışmaması gerektiğini çok sonra öğrendi kendisi.

*Çünkü Atilla Taş, David'in kendisini kaybetmesi numarasını tüm Türkiye ile paylaşarak aslında David'in insanları kaybetmediği kendisini bir düzenek ile sahnenin alt tarafına aldığını açıkladı. Evet biraz boşboğazlık yapmıştı Atilla Taş ama gerçekten büyük bir yanılgıya son vermişti. Gururluydu, mutluydu.

*Yani David Copperfield olmak ne kadar değişik bir kafaysa Atilla Taş olmak da o kadar ilginç bir kafa. Sonuçta hepimiz o olayların gerçek olmadığını biliyoruz ama yine de bir heyecanla paylaşma gereği duymak bir tezcanlılık. Ne biliyim. AtillaTaşçılık zor meslek yani. Sonuçta ham çökelek söylemek insanda kalıcı hasarlar bırakabiliyormuş demek ki.

*Yaklaşık bir haftadır evdeyim ve sürekli televizyon izliyorum. Garip bir hipnotize yöntemi. Mesela 'doktorlar' diye bir dizi var. Sabah akşam veriyorlar ve ben nedense izliyorum. Garip bir şekilde beni kendisine bağlıyor ve ekran başından ayrılmamı önlüyor. Nelerden bahsettiklerini tam olarak anladığımı söyleyemeyeceğim ancak ilginç bir şekilde izliyorum. Kutsi var Yağmur Atacan var. Sürekli doktorlukla ilgili terimler kullanıyorlar.

*Dün Telegol'de Ahmet Çakar ile Erman Toroğlu canlı yayında stüdyonun ön kısmındaki 1 metrekare'lik bir çim alanda önlerindeki monitörden olayları izleyip canlandırdılar. Ama o anda televizyonu açsa biri ve direk bu görüntüye rastlasa Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar'ın canlı yayında güreştiğini zanneder. Güreş bir süre devam etti ve sonunda bir mutabakata varamayıp birbirlerinden ayrıldılar ve koltuklarına geçtiler.

*Bülent Yavuz bir keresinde Kanal D'de bir spor programında artık nasıl bir ruh haline büründü o anda tam bilemiyorum televizyonda olduğunu unutup kahvehanedeyim mi zannetti ne olduysa ''hiçbir zaman olmadı olamaz da... diyelim ki yaptın öyle bişey.. çok çok dört hafta sürer... ondan sonra da afedersin 's.ktiri yersin'' dedi çat diye. Sonra yanda Sinan Engin 'ehaherhaherea' diye gülmüştü. Bülent Yavuz ise hiç utanmadan sanki 'ofsayt' demiş gibi sanki 'endirek serbest vuruş' demiş gibi rahat hareketlerine devam etmişti. Garip zamanlardı.

*Sevgiyle (gece duygusal şiir okuyan radyo dj'i elvedası)

0 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Bir Erkeğin Gözünden: MANGO Nedir?

Merhaba sevgili okurlar. Bugün bir erkeğin gözünden (benim gözüm) kadınların vazgeçemediği zaafı MANGO'yu inceleyeceğiz.

Mango kadınların sokakta gördüklerinde bilimsel olarak tam açıklanamayan bir sebeple çekime uğradıklar, yanında bulunan erkek arkadaş, koca, sevgili, çocuk gibi erkek cinsinin müstesna elemanlarının elinden tutarak çekiştirip içeri girdikleri dükkanlar zinciridir.

Bir kadının Mango'ya girme isteği genlerden gelen 'bir şey almasam bile bir girip bakayım' düşüncesinde yatar. Bir kadın orta boyutta bir Mango'yu (Mango Bağdat Caddesi) tam 150 metre öteden önce görebilir ve avına kilitlenir. Olaydan tamamen habersiz erkek canlısı gayet neşe ile yürürken birden elinden tuttuğu eşinin, annesinin, sevgilisinin sağ ya da sol tarafa doğru meylettiğini geç de olsa farkeder. Olaydan hala habersiz erkek, birden dev Mango tabelası ile karşılaşır ancak çok geçtir artık. Hani ceylan sürüsüne dalmış aslan bir tanesini yakalar da ceylan aslanı son anda farkeder ve artık çok geçtir. O hesap işte.

Mango'ya giren bir erkek öncelikle tam olarak ne olduğunu anlayamaz çünkü bu kadar kıyafet ve bu kıyafetlere kıtlık varmışçasına saldıran bir kadın nüfusu günlük hayatta sürekli karşılaştığı görüntüler arasında değildir. Öncelikle olayı kavramaya çalışan erkek canlısı, sonra ortama adapte olmaya çalışarak orada hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar. Asabi çalışanlardan kaçmak, elindeki tişörtü 'ya bunun sımolu yok muaa' diye bağırarak sallayan kızlardan sıyrılmak bir erkeğin Mango'da yapması gerekenlerin başında gelmektedir.

Mango'nun kadınlar üzerinde bu kadar etkiyi nasıl yaptığını ise birkaç mecburi Mango ziyaretim sonucunda keşfettim sevgili okurlar. Biliyorsunuz 'indirim' ve 'taksit' denilen hadiseler bir kadına F16 aldırabilecek kudrette iki olay. Aşağıda bir adet Mango etiketi görüyoruz (araştırmacı blogger)

Evet fotoğrafta gördüğümüz üzere en üstte bir fiyat gözüküyor. Onun üzerine bir çizgi çekilmiş altına başka bir fiyat. Onun da üzerine çizgi altına fiyat, çizgi fiyat çizgi fiyat diye indirimler devam ediyor. Buna ilk bakan kadın kişisi 'oha kaç liradan kaç liraya inmiiiiş' diye düşünmekte olup 'indirim'in tatlı kollarına kendini bırakıyor. Bunun bir ileriki aşamasında ise taksit denilen tek dişi kalmış canavar meydana çıkıyor.

Sanıyorum kadınlara göre bir malı alırken çok sayıda taksite bölünmesi onun fiyatını sıfırlamak anlamına geliyor. Yani 50 liralık bir şeyin nakit olarak verildiği para ile 6 ay sonunda toplamda yine verilecek 50 liranın farklı değerlerde olduğunu düşünüyorlar. Gerçekten ilginç bir kafa, ilginç bir düşünce şekli.

Evet bir erkeğin gözünden kah Mango'yu kah kadınların beyin kıvrımlarını düşünce şekillerini inceledik. Görüldüğü üzere bu dünyalar erkeklerin akıllarının alacakları sınırların dışında ve bu yüzden olayları tam olarak kavrayamıyoruz. Yine de elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. İyi günler.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #52

'merhaba okurlar'ı diyen ben değil de ibrahim'in saçları gibi oldu lan resmen

Merhaba sevgili okurlar. Havalar çok sıcak o yüzden ben eridim geçen gün. Sıvı halde yazıyorum bu yazıyı. Evet bildiğin hal değiştirip sıvı oldum ama hala blog yazabiliyorum. Allah'ın bir hikmeti işte bu da napiceksin.

*Şu anda ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yok sevgili okur arkadaşlarım. Normalde telefon taslağımda yer alan 70 80 kısa maddeden bir şeyler çıkartıp onun üzerinden yazı akıyordu. Ancak geçen gün nasıl olduysa birden telefonum koruduğu tüm mesajları taslakları falan silmeye kadar verdi ve bunu bana sormadan uyguladı. O an gerçekten çok sinirlendim ama teknolojinin bir azizliğine kurban gitmiştim sanırım. Kızacağım kimse de olmadığından normal hayatıma devam ederek portakal suyu falan içtim sanıyorum. Çok sıcaktı çünkü. Bu arada konu telefondaki mesajların silinmesinden havanın sıcaklığına nasıl geldi zerre fikrim yok. Edebiyat dünyasının içinde gerçekleşen akıl oyunları işte.

*Edebiyat dünyası yazın dünyası falan diye bikbikliyorum ama bu sektörle ilgili pek bir şey bilmiyorum sanırım. Yani eskiden yazarlar böyle gözlüklerini takıp daktilo başına oturup efendime söyliyim yazılarını yazıyorlarmış. Şimdi öyle değil tabi, daktilonun yerini laptop (leptap diye okunur) parşömen'in yerini ise word dosyaları aldı. Yazarlar yine gözlüklerini takıyorlardır muhtemelen ama olay daha bir teknolojik olmaya başladı.

*O değil de az evvel parşömen kelimesini bulmak için bir 4 dakika kadar duraksadım. Parmesan'dan başladım google bana 'barmen' kelimesini önerdi ancak sonunda aklıma geldi parşömen. Evet yazar olmam oldukça zor olabilir ama bu kafayla google dünya devi olduysa neden olmasın diyorum.

*Türkiye'deki Burger King veya Dominos gibi frençaysing mantığıyla çalışan şirketlerin (hayır frençaysingin de sülalesine kadar biliyorum dış ticaret okuyan bir insanım çünkü ama konumuz bu değil) arkada pizza hamuruna sosis koymaktan görevli ya da iki hamburger ekmeği arasına yeşillik yerleştiren elemanları böyle birden çok bağırmaya başlayıp amerikanvari hallere bürünüp 'TEŞEKKÜRLEEAAAR' 'ÇOK TEŞEKKÜRLER HÜSNÜ BEEEEY' gibi ekip çalışmasını teşvik edici adeta gaza getirici hareketler yapıyorlar. O çok komik görünüyor. At s.kinde kelebek diye bir şey var bildin mi? Heh o şimdi. Bak ağzımı bozdurdular.

*Dün saat gece 03.00 civarı Facebook'ta amaçsızca dolaşırken bir arkadaşımın yaptığı ve hiç utanma duygusunu hissetmeden profilinde cümle aleme çarşaf çarşaf sergilediği bir teste rastgeldim. 'Adınızın baş harfi nedir xD?' Bir kaç saniye beynimde hiç bir tepki oluşmadı. Sanırım nöronlarda bir problem var diyerek kafamı yavaşça sağa sola salladım ama gerçekten hiçbir şey olmuyordu. O anda anladım ki beynin anlayabileceği kısmın dışına taşmıştık internet dünyası olarak. Yavaşça mausu elimden bırakıp bilgisayarı kapattıp ve uyumak üzere odama gittim. Tam o anda artık sınırların içine mi girdik ne olduysa 'AHOHAARAHAORHARA' diye gülmeye başladım.

*ruffles - mazhar ; lays - fuat ; doritos - özkan.

*Acaba Atatürk 'Egemenlik çekilişsiz kurasız milletindir' dese daha samimi olmaz mıydı?

*
Lynyrd Skynyrd şeklinde bir müzik grubunun olması beni gerçekten ürkütüyor. Yani sırf dinleyicilerine ibnelik olsun diye yapılmış olabilir mi acaba? Düşünmüyor değilim.

*Şehirlerarası otobüste çaykahvemeşrubat servisi yapıldıktan sonra o kaynar suyu bardağınıza, dökülmesin de bacaklarınızı haşlamasın diye yarım koyan muavin çok düşünceli bir abimiz eyvallah. E ama fantayı niye yarım koyuyorsun abi. Hadi kahve suyu çok sıcak haşlanıcaz da fanta ne ayak. Samimiyetine inanmıyorum muavin abi. Zaten hepinizde bir sinsilik oluyor. Muavin sarrafı oldum iyice .minakoym. Yollarda geçiyor lan ömrüm.

*Bir de o kaynar kahveyi çok sallanan otobüste aerodinamiğin sınırlarını zorlayarak üzerine dökmeyen abi en kral ip cambazından daha dengelidir nazarımda.

*İbrahim Erkal. Türkiye'de bir dönem ünlü olmuş arabesk piyasasına damga vurmaya çalışmış ama tam başaramamış türkücü bir ağabeyimiz. Kendisinin bende kalan tek hatırası o dev sık ve simsiyah saçları. Şu anda ben şunu merak ediyorum. Hani Türkiye'deki berberlerde işte efendim David Beckham'ın ya da Orlando Bloom'un saçları böyle şekilli afilli fotoğraflarını duvarlara asılıyor gören gençler de 'bağa bu saçtan yap' diye onu istiyor falan. Heh. Acaba diyorum ki İngiltere'de Amerika'da falan da 'İbrahim Erkal'ın çok sık saçlı fotoğrafları berber duvarlarını süslüyor mudur? Bence olmalı.

*Kah oradan kah buradan daldan dala konudan konuya atladığımız bir kısa kısa'nın daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Yayında ve yapımda emeği geçen herkes adına (ben) iyi geceler diyor el sallıyorum.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #51 (Twitter Special Edition)

Merhaba arkadaşlar. Açıkçası biraz üşengeçlikten biraz da twitter'ımı daha böyle meşhur etmek için twitter'da yazdığım beğenilen tweetleri buraya taşıyım diyorum. Çok kısa kısa olucak!

*İnternetten bir şey indirirken yükleme %99'a geldiğinde hepimiz inceden bilgisayarla ilgilenmiyormuş gibi yapmıyor muyuz?

*
Kızlar! Bonus saçlı erkek seviyorsunuz ama kol kılları uzunsa onlar da kıvır kıvır oluyor ve gerçekten çirkin duruyor. Üzgünüm haber veriyim

*
Emre Aydın'ın bu kadar mutsuz olmasının sebebini öğrendim. Otobüste meşrubat servisi yapılırken uyuyakalıp muavinin Emre'yi pas geçmesiymiş.

*
Serdar Ortaç, Demet Akalın ve Hande Yener şarkılarında boş anlarda arkada 'gerappa şekyobadi ihiyeeeoooyaa' diye bağıracak adam aranıyor.

*
Yaz ayının sevmediğim tek yönü etrafta binlerce koltuk altı görmemdir. Gerçekten çok çirkin bir görüntü.

*
beyler ! bardaki garson kızlar sizinle özel olarak ilgilenmiyor kendinizi kandırmayın. 'abi hesabı alırken gülümsedi' diye bişey duymıycam.

*
Ülkem genci kız arkadaşına sevgisini göstermek için nargile içip dumanından kalp yapar. Öyle de romantiktir.

*
Nasıl suyun 100derecede kaynaması doğanın değişmez bir kuralıysa, ıslakken kumlanan mayonun götten düşmesi de bir doğa kanunudur.

*
hepimiz birden polat alemdar'ı parmak arası terlikle düşünebilirsek zamanda bir kırılma yaratabiliriz.

*
tam öpmek için yeltendiğiniz kişinin 'ay hiç öpmiyim terliyim' demesi ile havada kalırken düşündüklerimiz söylesek rtük komple kapatır bizi.

*
Emo: tek gözü kalmış canavar.

*
Bence ergenekon iddianamesini anlamak 'kavak yelleri'ndeki sevgililik ilişkilerini anlamanın yanında çocuk oyuncağı kalır.

*
Girdiği kabın şeklini alan maddelere sıvı denir. O halde rakı sıvı değildir çünkü girdiği vücuda yeni şekil verir.

*
Michael jackson'ın askere gönderilme töreni: 'asker gidecek geri geri gelecek.'

*
Ezineden istanbula gidiş 35 tl, istanbuldan ezineye gidiş 43 tl. Ve izafiyet teorisinin 40.yılı kutlu olsun.

*
Asıl olay kafaya kitap koyup podyumda yürümek değil çok taşlı denizden düzgün yürüyerek çıkabilmektedir.

*
Tirbişon ile şarabı tek seferde açabildiğim gün bir ev erkeği olabilirim bence. Önemli bir ölçüt bu.

*
Muazzez ersoy'a nostalji albümü için öneri: yazlık evinde geçen seneden kalma sararmış gazete üzerine yazılacak bir şarkı.

*-abi ajda pekkan 65 yaşındaymiş + :-O (ve çığlık maskesi o gün doğmuştu)

Şimdilik bu kadar. Yakında yeni yazı ile aranızda olurum canlar. Görüşürüüğğz

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #50 (Tatil special edition)


Selamlar sıcaktan erimek üzere olan blog dostları. Nabersiniz? Şimdi diyeceksiniz ki 'ne naberi lan yavuşak, biz senin blogunu okumak için geliyoruz geliyoruz bi' bok yazmamış oluyosun, ne biçim iş bu'. Biliyorum bunları diyeniniz oluyor ama yaz okulu+arada kaçılan tatil beni bu hallere düşürdü. Yoksa biliyorsunuz yazılarımı aksatmayı hiç sevmem. Ayrıca yalanadan da hoşlanmam. Bunları hep bilin.

*Çok saçmalayarak bıraktığım giriş kısmına buradan devam edicem. Kah oradayım kah burada. Hop. Bloga biraz heyecan getirmek istiyorum açıkçası. Bu sıcak yaz günlerinde çekilir dert değil yoksa anlıyorum hepinizi.

*Neyse efendim ne diyorduk heh tatil falan. Ben şimdi ara sınav için dün 8 saatlik bir yolculuk yaptım. Az sonra otobüse binip bir 8 saatlik yolculuk daha yapıp yazlığa geri dönücem. Bendeki yazlık aşkı manyaklık boyutunda anlayacağınız.

*Dün bindiğim otobüste hani böyle kafamızın üstünde ışık, ses, serinlik tuşları ve aparatları oluyor ama tam da başımızın üzerinde olmuyor. Yani öndeki yolcunun başının arkasında ama sizin de önünüzde. Tam olarak ikinize de ait değil. Bir nevi yasak aşk. Aşk-ı Memnu. Hayır kendime göre ayarlıycam öndeki çirkef, ki genelde şehirlerarası otobüslerde öndeki kadın çirkef olur, laf edicek biliyorum. Sen diyecek benim diyecek kafamın üzerindeki lambalarımı diyecek nasıl kurcalarsın. Ben de bundan korktuğum için açıkçası elleyemiyorum onları. Ama dün azmettim, çok susamıştım çünkü. Muavini çağırmaya yarayan o kırmızı düğmeye tıkladım. Birden pasıl pasıl parlamaya başladı düğme. Ama nasıl yanıyor, sanki 'durdurun bu arabayı inicem ben' dercesine. Öyle bir kırmızı. Bekle babam bekle, gelen giden yok. Tam olarak ne kadar bekledim bilmiyorum ama eğer hidrojenimi oksijenimi alsam kendi suyumu bir şekilde yapabilirdim orada. Sonra mola yerine geldik, kendi suyumu kendim aldım.

*Sanıyorum toplam 1200 km'lik yoldan sonra dümdüz bir g.te sahip olacağım.

*Üstteki madde biraz erotik mi oldu? Yok yok olmadı dii mi?

*Öndeki yolcu dedim az evvel ondan bahsediyim birazcıkta. Öndeki yolcu dediğimiz canlı, genelde koltuğunu 175 derece'ye kadar yatırmak isteyen, kendisini evinde hissetmek için elinden geleni yapan, muavin düşmanı bir insandır. Gerekli desteği bulursa otobüsün içinde muavin & şöför ikilisine karşı bir örgütlenme sağlayarak istediklerini yaptırma potansiyeline sahip oluyor. Kessinlikle hiçbir şeyden mutlu olamayan öndeki yolcu sürekli bir şeylerden şikayet ederek diğer yolcuların da ağzına s.çmaktadır. Dün bana bunun arkadaki yolcu versiyonu denk geldi. Kadın yaklaşık 13 dakika hiç susmadan bir şeylerden şikayet etti. Bir otobüsün içinde nasıl bu kadar şikayet edilecek konu buldu tam olarak anlamasam da o hiç kullanılmayan kırmızı cam kırma çekici ilk kez bir işe yarayacaktı sanırım. Zor tuttum kendimi.

*Az sonra servise bineceğim, oradan Esenler otogara gideceğim. Oradan da 7 8 saatlik bir yoluluk yapacağım. Ama şu anda anladım ki bu maddeyi bir yere bağlayamayacağım.

*Bir de itiraf yapıyım giderayak. Benim blogu boşlamamın sebebi biraz da Twitter açıkçası. Oraya fazla ilgi göstermeye başladım. Ama tabii ki blog ilk göz ağrım. Benim mekanım. Ama yine de beni burada bulamazsanız arada şuraya da bakın. twitter.com/littleiv3

*Çok sıcak hiç öpmiyim.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Yeşil Bavul #2

Yurttan çıkmış eve gidcektim... Ama o yeşil bavulsa ben de littleiv'dim... Çünkü tek bavul vardı, çünkü yeşil bavul emsalsizdi... Aklımda bunları nasıl kaldıracağım, upuzun gelen Maslak-Beşiktaş yolu ve yeşil bavul vardı... Bu hikaye burada bitmeyecekti...


O hikaye orada bitmedi. Yeşil Bavul'u kapatıp odadan çıkmıştım. Önümde inmem gereken 4 kat vardı. Ve bu yeşil bavul yaklaşık 15 kilo ağırlığındaydı. 15 kilo nedir arkadaş. Biraz daha kassam Naim Süleymanoğlu gibi olucaktım. Naim Süleymanoğlu gibi olmak demek kutuplardan basık ekvatordan şişkin olmak demek ve gerçekten korkunç bir tecrübe olsa gerek. Neyse merdivenlerden güç bela indirdiğim bavulum ile taşların asfalta dökülmesi ile oluşmuş bozuk yolda 'tırtırtır'layarak ilerliyordum. Anayola çıkıp otobüs durağına ilerlemeliydim. Dar kaldırıma çıkarttığı yeşil bavulum Maslak'ın şıkşıkıdım kıyafetli iş adamları ve kadınları tarafından yadırgar gözlerle inceleniyordu. Onlar ki bellerinde isimlerinin yazılı olduğu çekçekli kartvizitleri ile Avrupa'yı temsil ederken ben dev bavulumla orada Asya hatta biraz zorlarsak Afrika'yı gururla taşıyordum benliğimde.

Otobüs durağına geldiğimde saatin 17.00 olması sebebiyle bir yoğunluk mevcuttu. Bu durağın önünde parkeden plazaların servisleri dolayısıyla otobüsler kolayca yanaşamıyordu. Ben de Yeşil'i durağa bırakıp gelen otobüsleri kesmek için yola çıkıyordum. Otogar'da memleketten bulgur getirmiş adamdan farkım yoktu. Ezici bakışlara karşı 'ben yıldız teknik'te okuyorum lan. 6 ay sonra mühendis olucam!' falan diye bağırmak istiyor ama yapamıyordum. O sırada karşıdan gelen 29 c isimli o mübarek otobüsü görmemle durağa dönüp Yeşil'i almam bir oldu.

Şimdi normalde ben otobüs yaklaştığından adeta ceylan sürüsüne dalacak aslan hassasiyetinde oluyorum. İşte otobüsün nerede duracağını tahmin edip oraya doğru götüm götüm ilerlemeler, otobüse binerken ön çaprazımdaki amcanın önüne kıvrak bir hareket yardımıyla geçmeler, daha önce hep kullandığım taktiklerdendi. Ancak bu kez yanımda Yeşil vardı. Kendisiyle birlikte hareket etmek 90 yaşındaki babaannenizle otobüse binmeye çalışmak gibidir. Babaannenin kulakları ağır işitir, Yeşil hiç duymaz. Babaanneniz ağır hareket eder Yeşil'de sadece tekerlekleri üzerinde tek bir doğrultuda hareket eder. Babaannenin tek avantajı otobüste kendisine yer verilmesidir. Yeşil de ise bu olay yoktur. Bilakis Yeşil'i koyacak yer bulamazsınız o tıklım tıkışık otobüsün içinde.

Otobüse bindiğimde kendim için akbilimi bastıktan sonra arkaya ilerlerken muavinin 'ulan bavul senden büyük onun için de bassana akbil'vari bakışlarından zerre etkilenmeden kendime ve Yeşil'e bir yer aramaya koyuldum hemen. Otobüs kalabalıktı. Şöförün hemen arkasındaki koltuğun bir arkasındaki boşluğa sığındım. Yeşil'i de hemen önüme koydum. Otobüs her durakta biraz daha doluyordu. Hele İTÜ durağında top sakallı ve çerçeveli gözlüklü bir erkek kavmiyle karşılaşmışız gibi oldu. Her gelen Yeşil'e sürtünerek arka tarafa ilerliyordu. Biraz daha insan binerse alev bile alabilirdi. O derece!

Muavin 'evet beyler arkalara doğru ilerliyoruz, bakın boşluk var ben görüyorum orda, lütfen. lütfen!' dedikçe ben kızarıyordum. Acaba muavin diğer yolculara seslenerek beni ima ediyor 'kızım sana söylüyorum gelinim sen anla'cılık mı yapıyordu. Gerçekten aklım çok karışmıştı. Trafik, kalabalık, muavin baskısı. Artık bu yükü daha fazla kaldıramayabilirdim. Ama sonra 'İstanbul'dasın lan, ne bu artis hareketler' diyen iç sesim sayesinde hiçbir şeyi umursamayan bir teyzeye dönüştüm o an. Evet hepimizin dünyasının merkezinde kendisi vardır. Ama bazı teyzeler için durum bundan ibaret değildir. Onları merkezinden ziyade magma'sında, artık daha derininde bir yerlerinde kendileri ve o devasa g.t-göbekleri vardır. Otobüse bindiklerinde tüm otobüs onlara yer vermek için yarışa girecekmiş gibi hissederler. Birinin ayağına bastığında sanki biz onun ayağının altındaki halıymışız gibi sallamadan yollarına devam ederler. Ben de öyle olacaktım.

İneceğim durak yaklaşmıştı...Orta kapıya doğru ilerlemeliydim... Aradaki insanlara ne olacaktı... Bu hikaye burada bitmeyecekti...

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Ferhat Göçer Nedir? Kimdir?


sadece bana korkunç gelmiyor değil mi bu görüntü

Geçen gün Ferhat Göçer yaklaştı yanıma. 'Düet yapalım mı?' dedi. 'Abi benim şarkım yok ki' dedim. 'kıps' diye göz kırpıp 'ayarlarız' dedi.

Merhaba sevgili okurlar. Geçen gün bu kabus ile uyandım sıcacık yatağımdan 'hooeellöeeey' diye bağırarak. Hemen başımın ucundaki lambayı yakmak istedim ancak ranzanın üst katında olduğumdan dolayı ışığa uzanmam oldukça zordu. Bari bir su içeyim dedim, yine amerikan filmlerinde olmadığım alıma geldi. 'Allah kahretsin olm böyle işi' deyip. Tekrar uyumaya yattım.

Ferhat Göçer'i biliyorsunuz sevgili okurlar. Kendisi uzaydan dünyaya gönderilmiş bir android. Bunu kulağındaki kulaklıktan anlayabilirsiniz. O kulaklığı çıkartırsanız kendisi şarj olamayıp 'Dünyaaağğyaa bir dahaağğ gelsemmm sevgiiiliiiiiiiyuuuv ciziiziziziciziiuuuvvv hüps' deyip kapanacaktır. Ama denemeyin, ben yaptım bir kere beeyle damarları çıkıyor hep. Kendisinin dünyaya gönderilmekteki amacı ise dünyadaki tüm şarkıları, şarkı sahipleri ile düet yaparak söylemekmiş aldığım duyumlara göre. Bu amacında ise oldukça başarılı bir şekilde ilerliyor. Farkındaysanız kendi yaptığı şarkı sayısı düet yaptıklarının yanında devede kulak kalıyor.

Ferhat Göçer'in bir diğer özelliği ise şarkı söylerken aşırı bağırmasından dolayı boynunda oluşan dev damarı (bkz. fotoğraf). Kendisi tiz ses çıkarmak için aşırı bağırdığından adet g.t bağırsağı çıkacak gibi oluyor. Ancak onun yerine boyundaki dev damarı meydana çıkıyor. Kendisini yok etmek için de damarına dokunmanız gerekmekte. Ama dikkat edin gerçekten çok zor bir olay.

Evet Ferhat Göçer canlısını biraz tanımış olduk. İlerleyen günlerde başka canlıları tanıtmaya devam edeceğiz. Sevgiyle kalın. Yastayğğıım hiiiğğçç kimseeğğğğ bilmiyooğğğğr. Lan!


11 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #49 (dondurma special edition)

*Başka yazıca yazıcaktım böyle ciddi gibi ama sonra iki cümleden fazla ilerleyemeyince vazgeçtim sevgili okur. Komiklik şaklabanlık benim ruhuma işlemiş. İbiş olup çıkmışım resmen. Kendimden tiksindim be inceden.

*Yaşlıların dondurma yiyişi normal insanlardan farklıdır. Böyle şimdi diyelim ki magnum yiyecek yaşlımız. Evet bir yaşlı bulup bunu kontrollü deney olarak da evde deneyebilirsiniz. Gerekenler: bir adet 67 yaş üstü yaşlı, bir adet magnum (pakedi açılmamış), başka da pek bir şeye ihtiyaç yokmuş şimid farkettim. Evet yaşlımıza dondurmayı veriyoruz. Kendisi yaşlı bir insan olduğundan genelde kuru fasuyle, bezelye, çorba gibi besinlerle beslenen bir insan oluyor. Bu sebeple dondurmayı görünce biraz heyecanlanabilir, o yüzden birden dondurmayı kendisine vermeyin. Alıştıra alıştıra dondurmayı yaşlımıza verdikten sonra karşısına geçip izleyebiliriz. İlk anda tam olarak ne olduğunu anlam veremese de çıkardığı 'meeh' seslerinin ardından yavaşça dondurma pakedini açmaya başlayacaktır. İşte o andan sonra normal insanlar (-67 yaş) dondurma pakedini çıkartıp dondurmayı sapından tutarak yemektedirler. Ancak yaşlı diye tabir ettiğimiz bu tür dondurmayı katiyyen pakedinden çıkararak yemezler. O pakedin içindeki magnum adeta kaderine küser adeta hayattan soğur. Bir minimilk'ten bir karbeyaz'dan farkı kalmaz. Dondurmanın üst taraflarını ne sawyer'a ne de eva longoria'ya benzemeyen bir şekilde ısırıp ısırıp yiyen yaşlımız alt taraflara geldiğinde ise o pakedin içine kafasını sokarak (kendi kafasını ulan) bir süre cebelleşir. Ancak yine de inadından vazgeçmez. Gariptir yaşlıların dünyası.

*Tuğla gibi madde oldu yemin ediyorum, koy apartmana yıkılmaz.

*Şimdi dondurmalardan bahsetmişken bir kaç kelam daha etmek istiyorum. Algida biliyorsunuz yıllardır ülkemizde en bilinen marka dondurması. Sınıfın en popüler çocuğu, basket takımı kaptanı, kızların sevgilisi. Panda ise daha bir memur çocuğu havasında, uçlu kalemi en iyi marka değil ama yine de kendisini idare edecek kalitede. Yakası açık gri gibi. Golf ise sınıfa sonradan gelmiş subay çocuğu gibi. Böyle bir çekingen, fazla muhabbete girmeyen, teneffüslerde arka sırada kafası sırada müzik dinleyen yeni çocuk.

*Calippo rulez.

*Dışarıda calippo yemek cidden zor bir olay. Geçen sevdiceğimle Beşiktaş'tan Bebek'e doğru otobüsle gidiyoruz. O yolu bilenler için söylüyorum yine hayvani bir trafik var. Yandan yürüyenler pıtır pıtır geçiyor otobüsü. Neyse efendim konu o değil, bir amca böyle 40'lı yaşlarda elinde calippo'su yiye yiye gidiyor. Bu mesela bu alttaki abla yine iyi yiyor.


Amcamız artık nasıl bir hırssa, dondurmayı böyle komple gırtlağına kadar sokarak yemeye çalışıyor. Hayır bu donduma ısırılarak yenilen bir dondurma değil. Dil vasıtasıyla yalayarak yeniyor. (çok da temkinli anlatıyorum riskli bir konu çünkü) Neyse amca yavaş da yürüyor, otobüsün yanında aynı hızda ilerliyoruz kendisiyle. Ama o hayatından çok mutlu. Calippo'sunu yalaya yalaya hatta beyle boğazına soka soka yiyor. Sonra nasıl olduysa bizim otobüs hızlandı da o korkunç anlar sona erdi.

*Bu yazı böyle dondurma ile ilgili olsun başka da bişey yazmıyım yanına. Yakın zamanda yine yazarım ben.

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

wibiya widget