İnternetsiz


'Aa' dedi. 'hiç mi girmiyorsun internete'. 'Yok' dedi çocuk, 'pek sevmiyorum internet olaylarını'. 'Facebook, twitter, blogun falan da mı yok?'. 'Yoo' dedi gülümseyerek.

Belli ki kız etkilenmişti bundan. Bundan 15 yıl önce tam tersinden etkilenirdi kızlar, 'ayy internete mi giriyosun, ben de bakıyım mı biraz' diye çok erkeğe yanaşmışlardı. Şimdi ise herkesin Facebook hesabı vardı. Twitter'ı olmayanların blog'u, o da yoksa eğer tumblr sayfası vardı. Artık telefonun yerini msn almıştı. Bilgisayar olmayan evler annelerin geçmişte 'mahallede sadece bizde televizyon vardı' dediği evlere dönmüştü şimdi.

Daha birbirlerini yeni tanıyorlardı ve ikisi de uzun süreli ilişkiden çıkmışlardı. Belki bu yüzden belki de eskiden beri gelen özelliklerinden dolayı yeni tanıştıkları insanlara temkinli yaklaşıyorlardı. Gerçi bunda kız tarafının biraz daha dikkatli olması gerektiği genel-geçer bir kavramdı ve erkek bu konuda biraz daha rahat davranabilirdi.

İki üç aydan sonra sevgili olmaya çok yaklaşmışlardı. Artık kız, oğlanın evine gitmeye kadar vermişti. Yeni başlayan bir ilişkide eve ilk geliş önemlidir. Çocuğun ya da kızın odasındaki eşyalar, o eşyaların yerleşimi kişilikler hakkında çok önemli ipuçları verir. Kız da bu yüzden çok heyecanlıydı. Bilgisayarım yok internete de girmiyorum diyen çocuğun odasında neler vardı merak ediyordu. Büyükçe bir kütüphane, bir yatak ve bir dolap. Belki de bir hobisi ya da koleksiyonu vardır, onunla ilgili bir köşe oluşturmuştur diye düşündü.

Kız eve gelince selamlaşma faslının ardından çocuğun odasına gittiler. Beklediğinden çok farklı değildi odası. Kütüphanesinden kitaplar gösterdi çocuk. Salona geçtiler, eski VHS'leri çalıştıran bir video oynatıcı vardı televizyonun altında. 'Sadece internet değil dvd player da yok' dedi çocuk gülererek. 68' yapımı 'Doctor Zhivago'nun kasedini koyup televizyonu açtı. İzlemeye başladılar. Bir süre sonra gereğinden fazla yakınlaşmış olacaklar ki öpüşmeye başladılar. Kız bir klişeyi yerine getirmenin mutluluğuyla 'tuvalete gidebilir miyim?' diye sordu. 'Tabi' dedi çocuk, 'soldan ikinci kapı.'

Kapıyı açtığında dehşete düşmüştü kız. Küçük bir odaydı belki ama sayabildiği kadarıyla 10-12 adet bilgisayar vardı. Bir sürü kablo, mikrofon, kulaklık, cd. Odanın içi mini bir teknoloji üssü gibiydi. Şok olmuştu kız. Merak duygusu tüm vücudunu ele geçirmişti. Diğerlerine göre nispeten büyük olan ekranın önüne geldiğinde monitörde bir takım yazılar görmüştü. Tam ekrana yaklaşıp neler olup bittiğini öğrenmek için öne eğildiğinde vücudunun sol tarafında bir acı hissetti. Elini oraya atınca kırmızı ve yoğun bir sıvının akmaya başladığını gördü. Gözleri kararmaya başlamadan önce monitöre takıldı. MOSSAD başlığı altında bir takım sayılar görüyordu. Vücudu yavaş yavaş aşağı doğru kayarken bilgisayarın yan tarafındaki İsrail pasaportunu farketti kız.

Kan, beyaz tişörtünün büyük bir kısmına yayılmışken bıçak darbesinin acısı iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı kendisini. Yere yığıldığında çocuğa dönmeye çalıştı. 'İn..internete girmiyordun..' dedi belli belirsiz. 'Girmiyorum' dedi çocuk. 'Ne facebook ne de twitter'ım var. Ayrıca soldan ikinci kapı demiştim, ilk kapı değil'...

16 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #53

*Merhabalar.

*Şu anda televizyonda saçları çok siyah bir Bülent Yavuz ile karşı karşıyayım. Gerçi sanıyorum kendisinin saçları kendi saçları değil. Peruk. Ama inanılmaz siyah. Yani siyah rengi o peruğu görse 'yok arkadaş ben siyah değilim, tırtım ben' der. O derece bir siyah. Üstelik o kadar saçmalıyor ki anlattıklarını dinlememek için sürekli peruğuna bakıyorum. Hipnotize oldum resmen.

*Hipnoz garip bir olay. Bir takım amcalar yavaş yavaş net tane tane konuşarak karşısındaki insanları hayal dünyasına sokmaya çalışıyor. Ellerinde bir takım madalyonlar sallayarak karşısındaki insanı ayakta uyutuyorlar resmen. Tam olarak gerçek olduğunu düşünmüyorum ben. Şahsen bana karşımda biri madalyon sallayıp 'eveeet uyuyorsuuun litleiiivvvv' dese, 's.ktir lan ordan yalancı' gibi bir tepki veririm. Yaparım bunu.

*Bir dönem David Cooperfield fırtınası esiyordu televizyonlarda. Kendisi havalarda uçan, kuleleri kaybeden bir arkadaştı. Sonrasında nasıl olduysa Atilla Taş ile aynı sahneyi paylaştı falan. İlginç bir kariyeri vardı yani. Neyse efendim kendisi havalara uçmaktan piramitler kaybetmekten sıkılmış olacak ki biraz da Atilla Taş'ı kaybetmeyi kendisine görev edindi. Etti de. Ancak Atilla Taş'ı yeterince tanımamış olacak ki bu işe kalkışmaması gerektiğini çok sonra öğrendi kendisi.

*Çünkü Atilla Taş, David'in kendisini kaybetmesi numarasını tüm Türkiye ile paylaşarak aslında David'in insanları kaybetmediği kendisini bir düzenek ile sahnenin alt tarafına aldığını açıkladı. Evet biraz boşboğazlık yapmıştı Atilla Taş ama gerçekten büyük bir yanılgıya son vermişti. Gururluydu, mutluydu.

*Yani David Copperfield olmak ne kadar değişik bir kafaysa Atilla Taş olmak da o kadar ilginç bir kafa. Sonuçta hepimiz o olayların gerçek olmadığını biliyoruz ama yine de bir heyecanla paylaşma gereği duymak bir tezcanlılık. Ne biliyim. AtillaTaşçılık zor meslek yani. Sonuçta ham çökelek söylemek insanda kalıcı hasarlar bırakabiliyormuş demek ki.

*Yaklaşık bir haftadır evdeyim ve sürekli televizyon izliyorum. Garip bir hipnotize yöntemi. Mesela 'doktorlar' diye bir dizi var. Sabah akşam veriyorlar ve ben nedense izliyorum. Garip bir şekilde beni kendisine bağlıyor ve ekran başından ayrılmamı önlüyor. Nelerden bahsettiklerini tam olarak anladığımı söyleyemeyeceğim ancak ilginç bir şekilde izliyorum. Kutsi var Yağmur Atacan var. Sürekli doktorlukla ilgili terimler kullanıyorlar.

*Dün Telegol'de Ahmet Çakar ile Erman Toroğlu canlı yayında stüdyonun ön kısmındaki 1 metrekare'lik bir çim alanda önlerindeki monitörden olayları izleyip canlandırdılar. Ama o anda televizyonu açsa biri ve direk bu görüntüye rastlasa Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar'ın canlı yayında güreştiğini zanneder. Güreş bir süre devam etti ve sonunda bir mutabakata varamayıp birbirlerinden ayrıldılar ve koltuklarına geçtiler.

*Bülent Yavuz bir keresinde Kanal D'de bir spor programında artık nasıl bir ruh haline büründü o anda tam bilemiyorum televizyonda olduğunu unutup kahvehanedeyim mi zannetti ne olduysa ''hiçbir zaman olmadı olamaz da... diyelim ki yaptın öyle bişey.. çok çok dört hafta sürer... ondan sonra da afedersin 's.ktiri yersin'' dedi çat diye. Sonra yanda Sinan Engin 'ehaherhaherea' diye gülmüştü. Bülent Yavuz ise hiç utanmadan sanki 'ofsayt' demiş gibi sanki 'endirek serbest vuruş' demiş gibi rahat hareketlerine devam etmişti. Garip zamanlardı.

*Sevgiyle (gece duygusal şiir okuyan radyo dj'i elvedası)

0 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Bir Erkeğin Gözünden: MANGO Nedir?

Merhaba sevgili okurlar. Bugün bir erkeğin gözünden (benim gözüm) kadınların vazgeçemediği zaafı MANGO'yu inceleyeceğiz.

Mango kadınların sokakta gördüklerinde bilimsel olarak tam açıklanamayan bir sebeple çekime uğradıklar, yanında bulunan erkek arkadaş, koca, sevgili, çocuk gibi erkek cinsinin müstesna elemanlarının elinden tutarak çekiştirip içeri girdikleri dükkanlar zinciridir.

Bir kadının Mango'ya girme isteği genlerden gelen 'bir şey almasam bile bir girip bakayım' düşüncesinde yatar. Bir kadın orta boyutta bir Mango'yu (Mango Bağdat Caddesi) tam 150 metre öteden önce görebilir ve avına kilitlenir. Olaydan tamamen habersiz erkek canlısı gayet neşe ile yürürken birden elinden tuttuğu eşinin, annesinin, sevgilisinin sağ ya da sol tarafa doğru meylettiğini geç de olsa farkeder. Olaydan hala habersiz erkek, birden dev Mango tabelası ile karşılaşır ancak çok geçtir artık. Hani ceylan sürüsüne dalmış aslan bir tanesini yakalar da ceylan aslanı son anda farkeder ve artık çok geçtir. O hesap işte.

Mango'ya giren bir erkek öncelikle tam olarak ne olduğunu anlayamaz çünkü bu kadar kıyafet ve bu kıyafetlere kıtlık varmışçasına saldıran bir kadın nüfusu günlük hayatta sürekli karşılaştığı görüntüler arasında değildir. Öncelikle olayı kavramaya çalışan erkek canlısı, sonra ortama adapte olmaya çalışarak orada hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar. Asabi çalışanlardan kaçmak, elindeki tişörtü 'ya bunun sımolu yok muaa' diye bağırarak sallayan kızlardan sıyrılmak bir erkeğin Mango'da yapması gerekenlerin başında gelmektedir.

Mango'nun kadınlar üzerinde bu kadar etkiyi nasıl yaptığını ise birkaç mecburi Mango ziyaretim sonucunda keşfettim sevgili okurlar. Biliyorsunuz 'indirim' ve 'taksit' denilen hadiseler bir kadına F16 aldırabilecek kudrette iki olay. Aşağıda bir adet Mango etiketi görüyoruz (araştırmacı blogger)

Evet fotoğrafta gördüğümüz üzere en üstte bir fiyat gözüküyor. Onun üzerine bir çizgi çekilmiş altına başka bir fiyat. Onun da üzerine çizgi altına fiyat, çizgi fiyat çizgi fiyat diye indirimler devam ediyor. Buna ilk bakan kadın kişisi 'oha kaç liradan kaç liraya inmiiiiş' diye düşünmekte olup 'indirim'in tatlı kollarına kendini bırakıyor. Bunun bir ileriki aşamasında ise taksit denilen tek dişi kalmış canavar meydana çıkıyor.

Sanıyorum kadınlara göre bir malı alırken çok sayıda taksite bölünmesi onun fiyatını sıfırlamak anlamına geliyor. Yani 50 liralık bir şeyin nakit olarak verildiği para ile 6 ay sonunda toplamda yine verilecek 50 liranın farklı değerlerde olduğunu düşünüyorlar. Gerçekten ilginç bir kafa, ilginç bir düşünce şekli.

Evet bir erkeğin gözünden kah Mango'yu kah kadınların beyin kıvrımlarını düşünce şekillerini inceledik. Görüldüğü üzere bu dünyalar erkeklerin akıllarının alacakları sınırların dışında ve bu yüzden olayları tam olarak kavrayamıyoruz. Yine de elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. İyi günler.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #52

'merhaba okurlar'ı diyen ben değil de ibrahim'in saçları gibi oldu lan resmen

Merhaba sevgili okurlar. Havalar çok sıcak o yüzden ben eridim geçen gün. Sıvı halde yazıyorum bu yazıyı. Evet bildiğin hal değiştirip sıvı oldum ama hala blog yazabiliyorum. Allah'ın bir hikmeti işte bu da napiceksin.

*Şu anda ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yok sevgili okur arkadaşlarım. Normalde telefon taslağımda yer alan 70 80 kısa maddeden bir şeyler çıkartıp onun üzerinden yazı akıyordu. Ancak geçen gün nasıl olduysa birden telefonum koruduğu tüm mesajları taslakları falan silmeye kadar verdi ve bunu bana sormadan uyguladı. O an gerçekten çok sinirlendim ama teknolojinin bir azizliğine kurban gitmiştim sanırım. Kızacağım kimse de olmadığından normal hayatıma devam ederek portakal suyu falan içtim sanıyorum. Çok sıcaktı çünkü. Bu arada konu telefondaki mesajların silinmesinden havanın sıcaklığına nasıl geldi zerre fikrim yok. Edebiyat dünyasının içinde gerçekleşen akıl oyunları işte.

*Edebiyat dünyası yazın dünyası falan diye bikbikliyorum ama bu sektörle ilgili pek bir şey bilmiyorum sanırım. Yani eskiden yazarlar böyle gözlüklerini takıp daktilo başına oturup efendime söyliyim yazılarını yazıyorlarmış. Şimdi öyle değil tabi, daktilonun yerini laptop (leptap diye okunur) parşömen'in yerini ise word dosyaları aldı. Yazarlar yine gözlüklerini takıyorlardır muhtemelen ama olay daha bir teknolojik olmaya başladı.

*O değil de az evvel parşömen kelimesini bulmak için bir 4 dakika kadar duraksadım. Parmesan'dan başladım google bana 'barmen' kelimesini önerdi ancak sonunda aklıma geldi parşömen. Evet yazar olmam oldukça zor olabilir ama bu kafayla google dünya devi olduysa neden olmasın diyorum.

*Türkiye'deki Burger King veya Dominos gibi frençaysing mantığıyla çalışan şirketlerin (hayır frençaysingin de sülalesine kadar biliyorum dış ticaret okuyan bir insanım çünkü ama konumuz bu değil) arkada pizza hamuruna sosis koymaktan görevli ya da iki hamburger ekmeği arasına yeşillik yerleştiren elemanları böyle birden çok bağırmaya başlayıp amerikanvari hallere bürünüp 'TEŞEKKÜRLEEAAAR' 'ÇOK TEŞEKKÜRLER HÜSNÜ BEEEEY' gibi ekip çalışmasını teşvik edici adeta gaza getirici hareketler yapıyorlar. O çok komik görünüyor. At s.kinde kelebek diye bir şey var bildin mi? Heh o şimdi. Bak ağzımı bozdurdular.

*Dün saat gece 03.00 civarı Facebook'ta amaçsızca dolaşırken bir arkadaşımın yaptığı ve hiç utanma duygusunu hissetmeden profilinde cümle aleme çarşaf çarşaf sergilediği bir teste rastgeldim. 'Adınızın baş harfi nedir xD?' Bir kaç saniye beynimde hiç bir tepki oluşmadı. Sanırım nöronlarda bir problem var diyerek kafamı yavaşça sağa sola salladım ama gerçekten hiçbir şey olmuyordu. O anda anladım ki beynin anlayabileceği kısmın dışına taşmıştık internet dünyası olarak. Yavaşça mausu elimden bırakıp bilgisayarı kapattıp ve uyumak üzere odama gittim. Tam o anda artık sınırların içine mi girdik ne olduysa 'AHOHAARAHAORHARA' diye gülmeye başladım.

*ruffles - mazhar ; lays - fuat ; doritos - özkan.

*Acaba Atatürk 'Egemenlik çekilişsiz kurasız milletindir' dese daha samimi olmaz mıydı?

*
Lynyrd Skynyrd şeklinde bir müzik grubunun olması beni gerçekten ürkütüyor. Yani sırf dinleyicilerine ibnelik olsun diye yapılmış olabilir mi acaba? Düşünmüyor değilim.

*Şehirlerarası otobüste çaykahvemeşrubat servisi yapıldıktan sonra o kaynar suyu bardağınıza, dökülmesin de bacaklarınızı haşlamasın diye yarım koyan muavin çok düşünceli bir abimiz eyvallah. E ama fantayı niye yarım koyuyorsun abi. Hadi kahve suyu çok sıcak haşlanıcaz da fanta ne ayak. Samimiyetine inanmıyorum muavin abi. Zaten hepinizde bir sinsilik oluyor. Muavin sarrafı oldum iyice .minakoym. Yollarda geçiyor lan ömrüm.

*Bir de o kaynar kahveyi çok sallanan otobüste aerodinamiğin sınırlarını zorlayarak üzerine dökmeyen abi en kral ip cambazından daha dengelidir nazarımda.

*İbrahim Erkal. Türkiye'de bir dönem ünlü olmuş arabesk piyasasına damga vurmaya çalışmış ama tam başaramamış türkücü bir ağabeyimiz. Kendisinin bende kalan tek hatırası o dev sık ve simsiyah saçları. Şu anda ben şunu merak ediyorum. Hani Türkiye'deki berberlerde işte efendim David Beckham'ın ya da Orlando Bloom'un saçları böyle şekilli afilli fotoğraflarını duvarlara asılıyor gören gençler de 'bağa bu saçtan yap' diye onu istiyor falan. Heh. Acaba diyorum ki İngiltere'de Amerika'da falan da 'İbrahim Erkal'ın çok sık saçlı fotoğrafları berber duvarlarını süslüyor mudur? Bence olmalı.

*Kah oradan kah buradan daldan dala konudan konuya atladığımız bir kısa kısa'nın daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Yayında ve yapımda emeği geçen herkes adına (ben) iyi geceler diyor el sallıyorum.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #51 (Twitter Special Edition)

Merhaba arkadaşlar. Açıkçası biraz üşengeçlikten biraz da twitter'ımı daha böyle meşhur etmek için twitter'da yazdığım beğenilen tweetleri buraya taşıyım diyorum. Çok kısa kısa olucak!

*İnternetten bir şey indirirken yükleme %99'a geldiğinde hepimiz inceden bilgisayarla ilgilenmiyormuş gibi yapmıyor muyuz?

*
Kızlar! Bonus saçlı erkek seviyorsunuz ama kol kılları uzunsa onlar da kıvır kıvır oluyor ve gerçekten çirkin duruyor. Üzgünüm haber veriyim

*
Emre Aydın'ın bu kadar mutsuz olmasının sebebini öğrendim. Otobüste meşrubat servisi yapılırken uyuyakalıp muavinin Emre'yi pas geçmesiymiş.

*
Serdar Ortaç, Demet Akalın ve Hande Yener şarkılarında boş anlarda arkada 'gerappa şekyobadi ihiyeeeoooyaa' diye bağıracak adam aranıyor.

*
Yaz ayının sevmediğim tek yönü etrafta binlerce koltuk altı görmemdir. Gerçekten çok çirkin bir görüntü.

*
beyler ! bardaki garson kızlar sizinle özel olarak ilgilenmiyor kendinizi kandırmayın. 'abi hesabı alırken gülümsedi' diye bişey duymıycam.

*
Ülkem genci kız arkadaşına sevgisini göstermek için nargile içip dumanından kalp yapar. Öyle de romantiktir.

*
Nasıl suyun 100derecede kaynaması doğanın değişmez bir kuralıysa, ıslakken kumlanan mayonun götten düşmesi de bir doğa kanunudur.

*
hepimiz birden polat alemdar'ı parmak arası terlikle düşünebilirsek zamanda bir kırılma yaratabiliriz.

*
tam öpmek için yeltendiğiniz kişinin 'ay hiç öpmiyim terliyim' demesi ile havada kalırken düşündüklerimiz söylesek rtük komple kapatır bizi.

*
Emo: tek gözü kalmış canavar.

*
Bence ergenekon iddianamesini anlamak 'kavak yelleri'ndeki sevgililik ilişkilerini anlamanın yanında çocuk oyuncağı kalır.

*
Girdiği kabın şeklini alan maddelere sıvı denir. O halde rakı sıvı değildir çünkü girdiği vücuda yeni şekil verir.

*
Michael jackson'ın askere gönderilme töreni: 'asker gidecek geri geri gelecek.'

*
Ezineden istanbula gidiş 35 tl, istanbuldan ezineye gidiş 43 tl. Ve izafiyet teorisinin 40.yılı kutlu olsun.

*
Asıl olay kafaya kitap koyup podyumda yürümek değil çok taşlı denizden düzgün yürüyerek çıkabilmektedir.

*
Tirbişon ile şarabı tek seferde açabildiğim gün bir ev erkeği olabilirim bence. Önemli bir ölçüt bu.

*
Muazzez ersoy'a nostalji albümü için öneri: yazlık evinde geçen seneden kalma sararmış gazete üzerine yazılacak bir şarkı.

*-abi ajda pekkan 65 yaşındaymiş + :-O (ve çığlık maskesi o gün doğmuştu)

Şimdilik bu kadar. Yakında yeni yazı ile aranızda olurum canlar. Görüşürüüğğz

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #50 (Tatil special edition)


Selamlar sıcaktan erimek üzere olan blog dostları. Nabersiniz? Şimdi diyeceksiniz ki 'ne naberi lan yavuşak, biz senin blogunu okumak için geliyoruz geliyoruz bi' bok yazmamış oluyosun, ne biçim iş bu'. Biliyorum bunları diyeniniz oluyor ama yaz okulu+arada kaçılan tatil beni bu hallere düşürdü. Yoksa biliyorsunuz yazılarımı aksatmayı hiç sevmem. Ayrıca yalanadan da hoşlanmam. Bunları hep bilin.

*Çok saçmalayarak bıraktığım giriş kısmına buradan devam edicem. Kah oradayım kah burada. Hop. Bloga biraz heyecan getirmek istiyorum açıkçası. Bu sıcak yaz günlerinde çekilir dert değil yoksa anlıyorum hepinizi.

*Neyse efendim ne diyorduk heh tatil falan. Ben şimdi ara sınav için dün 8 saatlik bir yolculuk yaptım. Az sonra otobüse binip bir 8 saatlik yolculuk daha yapıp yazlığa geri dönücem. Bendeki yazlık aşkı manyaklık boyutunda anlayacağınız.

*Dün bindiğim otobüste hani böyle kafamızın üstünde ışık, ses, serinlik tuşları ve aparatları oluyor ama tam da başımızın üzerinde olmuyor. Yani öndeki yolcunun başının arkasında ama sizin de önünüzde. Tam olarak ikinize de ait değil. Bir nevi yasak aşk. Aşk-ı Memnu. Hayır kendime göre ayarlıycam öndeki çirkef, ki genelde şehirlerarası otobüslerde öndeki kadın çirkef olur, laf edicek biliyorum. Sen diyecek benim diyecek kafamın üzerindeki lambalarımı diyecek nasıl kurcalarsın. Ben de bundan korktuğum için açıkçası elleyemiyorum onları. Ama dün azmettim, çok susamıştım çünkü. Muavini çağırmaya yarayan o kırmızı düğmeye tıkladım. Birden pasıl pasıl parlamaya başladı düğme. Ama nasıl yanıyor, sanki 'durdurun bu arabayı inicem ben' dercesine. Öyle bir kırmızı. Bekle babam bekle, gelen giden yok. Tam olarak ne kadar bekledim bilmiyorum ama eğer hidrojenimi oksijenimi alsam kendi suyumu bir şekilde yapabilirdim orada. Sonra mola yerine geldik, kendi suyumu kendim aldım.

*Sanıyorum toplam 1200 km'lik yoldan sonra dümdüz bir g.te sahip olacağım.

*Üstteki madde biraz erotik mi oldu? Yok yok olmadı dii mi?

*Öndeki yolcu dedim az evvel ondan bahsediyim birazcıkta. Öndeki yolcu dediğimiz canlı, genelde koltuğunu 175 derece'ye kadar yatırmak isteyen, kendisini evinde hissetmek için elinden geleni yapan, muavin düşmanı bir insandır. Gerekli desteği bulursa otobüsün içinde muavin & şöför ikilisine karşı bir örgütlenme sağlayarak istediklerini yaptırma potansiyeline sahip oluyor. Kessinlikle hiçbir şeyden mutlu olamayan öndeki yolcu sürekli bir şeylerden şikayet ederek diğer yolcuların da ağzına s.çmaktadır. Dün bana bunun arkadaki yolcu versiyonu denk geldi. Kadın yaklaşık 13 dakika hiç susmadan bir şeylerden şikayet etti. Bir otobüsün içinde nasıl bu kadar şikayet edilecek konu buldu tam olarak anlamasam da o hiç kullanılmayan kırmızı cam kırma çekici ilk kez bir işe yarayacaktı sanırım. Zor tuttum kendimi.

*Az sonra servise bineceğim, oradan Esenler otogara gideceğim. Oradan da 7 8 saatlik bir yoluluk yapacağım. Ama şu anda anladım ki bu maddeyi bir yere bağlayamayacağım.

*Bir de itiraf yapıyım giderayak. Benim blogu boşlamamın sebebi biraz da Twitter açıkçası. Oraya fazla ilgi göstermeye başladım. Ama tabii ki blog ilk göz ağrım. Benim mekanım. Ama yine de beni burada bulamazsanız arada şuraya da bakın. twitter.com/littleiv3

*Çok sıcak hiç öpmiyim.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Yeşil Bavul #2

Yurttan çıkmış eve gidcektim... Ama o yeşil bavulsa ben de littleiv'dim... Çünkü tek bavul vardı, çünkü yeşil bavul emsalsizdi... Aklımda bunları nasıl kaldıracağım, upuzun gelen Maslak-Beşiktaş yolu ve yeşil bavul vardı... Bu hikaye burada bitmeyecekti...


O hikaye orada bitmedi. Yeşil Bavul'u kapatıp odadan çıkmıştım. Önümde inmem gereken 4 kat vardı. Ve bu yeşil bavul yaklaşık 15 kilo ağırlığındaydı. 15 kilo nedir arkadaş. Biraz daha kassam Naim Süleymanoğlu gibi olucaktım. Naim Süleymanoğlu gibi olmak demek kutuplardan basık ekvatordan şişkin olmak demek ve gerçekten korkunç bir tecrübe olsa gerek. Neyse merdivenlerden güç bela indirdiğim bavulum ile taşların asfalta dökülmesi ile oluşmuş bozuk yolda 'tırtırtır'layarak ilerliyordum. Anayola çıkıp otobüs durağına ilerlemeliydim. Dar kaldırıma çıkarttığı yeşil bavulum Maslak'ın şıkşıkıdım kıyafetli iş adamları ve kadınları tarafından yadırgar gözlerle inceleniyordu. Onlar ki bellerinde isimlerinin yazılı olduğu çekçekli kartvizitleri ile Avrupa'yı temsil ederken ben dev bavulumla orada Asya hatta biraz zorlarsak Afrika'yı gururla taşıyordum benliğimde.

Otobüs durağına geldiğimde saatin 17.00 olması sebebiyle bir yoğunluk mevcuttu. Bu durağın önünde parkeden plazaların servisleri dolayısıyla otobüsler kolayca yanaşamıyordu. Ben de Yeşil'i durağa bırakıp gelen otobüsleri kesmek için yola çıkıyordum. Otogar'da memleketten bulgur getirmiş adamdan farkım yoktu. Ezici bakışlara karşı 'ben yıldız teknik'te okuyorum lan. 6 ay sonra mühendis olucam!' falan diye bağırmak istiyor ama yapamıyordum. O sırada karşıdan gelen 29 c isimli o mübarek otobüsü görmemle durağa dönüp Yeşil'i almam bir oldu.

Şimdi normalde ben otobüs yaklaştığından adeta ceylan sürüsüne dalacak aslan hassasiyetinde oluyorum. İşte otobüsün nerede duracağını tahmin edip oraya doğru götüm götüm ilerlemeler, otobüse binerken ön çaprazımdaki amcanın önüne kıvrak bir hareket yardımıyla geçmeler, daha önce hep kullandığım taktiklerdendi. Ancak bu kez yanımda Yeşil vardı. Kendisiyle birlikte hareket etmek 90 yaşındaki babaannenizle otobüse binmeye çalışmak gibidir. Babaannenin kulakları ağır işitir, Yeşil hiç duymaz. Babaanneniz ağır hareket eder Yeşil'de sadece tekerlekleri üzerinde tek bir doğrultuda hareket eder. Babaannenin tek avantajı otobüste kendisine yer verilmesidir. Yeşil de ise bu olay yoktur. Bilakis Yeşil'i koyacak yer bulamazsınız o tıklım tıkışık otobüsün içinde.

Otobüse bindiğimde kendim için akbilimi bastıktan sonra arkaya ilerlerken muavinin 'ulan bavul senden büyük onun için de bassana akbil'vari bakışlarından zerre etkilenmeden kendime ve Yeşil'e bir yer aramaya koyuldum hemen. Otobüs kalabalıktı. Şöförün hemen arkasındaki koltuğun bir arkasındaki boşluğa sığındım. Yeşil'i de hemen önüme koydum. Otobüs her durakta biraz daha doluyordu. Hele İTÜ durağında top sakallı ve çerçeveli gözlüklü bir erkek kavmiyle karşılaşmışız gibi oldu. Her gelen Yeşil'e sürtünerek arka tarafa ilerliyordu. Biraz daha insan binerse alev bile alabilirdi. O derece!

Muavin 'evet beyler arkalara doğru ilerliyoruz, bakın boşluk var ben görüyorum orda, lütfen. lütfen!' dedikçe ben kızarıyordum. Acaba muavin diğer yolculara seslenerek beni ima ediyor 'kızım sana söylüyorum gelinim sen anla'cılık mı yapıyordu. Gerçekten aklım çok karışmıştı. Trafik, kalabalık, muavin baskısı. Artık bu yükü daha fazla kaldıramayabilirdim. Ama sonra 'İstanbul'dasın lan, ne bu artis hareketler' diyen iç sesim sayesinde hiçbir şeyi umursamayan bir teyzeye dönüştüm o an. Evet hepimizin dünyasının merkezinde kendisi vardır. Ama bazı teyzeler için durum bundan ibaret değildir. Onları merkezinden ziyade magma'sında, artık daha derininde bir yerlerinde kendileri ve o devasa g.t-göbekleri vardır. Otobüse bindiklerinde tüm otobüs onlara yer vermek için yarışa girecekmiş gibi hissederler. Birinin ayağına bastığında sanki biz onun ayağının altındaki halıymışız gibi sallamadan yollarına devam ederler. Ben de öyle olacaktım.

İneceğim durak yaklaşmıştı...Orta kapıya doğru ilerlemeliydim... Aradaki insanlara ne olacaktı... Bu hikaye burada bitmeyecekti...

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Ferhat Göçer Nedir? Kimdir?


sadece bana korkunç gelmiyor değil mi bu görüntü

Geçen gün Ferhat Göçer yaklaştı yanıma. 'Düet yapalım mı?' dedi. 'Abi benim şarkım yok ki' dedim. 'kıps' diye göz kırpıp 'ayarlarız' dedi.

Merhaba sevgili okurlar. Geçen gün bu kabus ile uyandım sıcacık yatağımdan 'hooeellöeeey' diye bağırarak. Hemen başımın ucundaki lambayı yakmak istedim ancak ranzanın üst katında olduğumdan dolayı ışığa uzanmam oldukça zordu. Bari bir su içeyim dedim, yine amerikan filmlerinde olmadığım alıma geldi. 'Allah kahretsin olm böyle işi' deyip. Tekrar uyumaya yattım.

Ferhat Göçer'i biliyorsunuz sevgili okurlar. Kendisi uzaydan dünyaya gönderilmiş bir android. Bunu kulağındaki kulaklıktan anlayabilirsiniz. O kulaklığı çıkartırsanız kendisi şarj olamayıp 'Dünyaaağğyaa bir dahaağğ gelsemmm sevgiiiliiiiiiiyuuuv ciziiziziziciziiuuuvvv hüps' deyip kapanacaktır. Ama denemeyin, ben yaptım bir kere beeyle damarları çıkıyor hep. Kendisinin dünyaya gönderilmekteki amacı ise dünyadaki tüm şarkıları, şarkı sahipleri ile düet yaparak söylemekmiş aldığım duyumlara göre. Bu amacında ise oldukça başarılı bir şekilde ilerliyor. Farkındaysanız kendi yaptığı şarkı sayısı düet yaptıklarının yanında devede kulak kalıyor.

Ferhat Göçer'in bir diğer özelliği ise şarkı söylerken aşırı bağırmasından dolayı boynunda oluşan dev damarı (bkz. fotoğraf). Kendisi tiz ses çıkarmak için aşırı bağırdığından adet g.t bağırsağı çıkacak gibi oluyor. Ancak onun yerine boyundaki dev damarı meydana çıkıyor. Kendisini yok etmek için de damarına dokunmanız gerekmekte. Ama dikkat edin gerçekten çok zor bir olay.

Evet Ferhat Göçer canlısını biraz tanımış olduk. İlerleyen günlerde başka canlıları tanıtmaya devam edeceğiz. Sevgiyle kalın. Yastayğğıım hiiiğğçç kimseeğğğğ bilmiyooğğğğr. Lan!


11 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #49 (dondurma special edition)

*Başka yazıca yazıcaktım böyle ciddi gibi ama sonra iki cümleden fazla ilerleyemeyince vazgeçtim sevgili okur. Komiklik şaklabanlık benim ruhuma işlemiş. İbiş olup çıkmışım resmen. Kendimden tiksindim be inceden.

*Yaşlıların dondurma yiyişi normal insanlardan farklıdır. Böyle şimdi diyelim ki magnum yiyecek yaşlımız. Evet bir yaşlı bulup bunu kontrollü deney olarak da evde deneyebilirsiniz. Gerekenler: bir adet 67 yaş üstü yaşlı, bir adet magnum (pakedi açılmamış), başka da pek bir şeye ihtiyaç yokmuş şimid farkettim. Evet yaşlımıza dondurmayı veriyoruz. Kendisi yaşlı bir insan olduğundan genelde kuru fasuyle, bezelye, çorba gibi besinlerle beslenen bir insan oluyor. Bu sebeple dondurmayı görünce biraz heyecanlanabilir, o yüzden birden dondurmayı kendisine vermeyin. Alıştıra alıştıra dondurmayı yaşlımıza verdikten sonra karşısına geçip izleyebiliriz. İlk anda tam olarak ne olduğunu anlam veremese de çıkardığı 'meeh' seslerinin ardından yavaşça dondurma pakedini açmaya başlayacaktır. İşte o andan sonra normal insanlar (-67 yaş) dondurma pakedini çıkartıp dondurmayı sapından tutarak yemektedirler. Ancak yaşlı diye tabir ettiğimiz bu tür dondurmayı katiyyen pakedinden çıkararak yemezler. O pakedin içindeki magnum adeta kaderine küser adeta hayattan soğur. Bir minimilk'ten bir karbeyaz'dan farkı kalmaz. Dondurmanın üst taraflarını ne sawyer'a ne de eva longoria'ya benzemeyen bir şekilde ısırıp ısırıp yiyen yaşlımız alt taraflara geldiğinde ise o pakedin içine kafasını sokarak (kendi kafasını ulan) bir süre cebelleşir. Ancak yine de inadından vazgeçmez. Gariptir yaşlıların dünyası.

*Tuğla gibi madde oldu yemin ediyorum, koy apartmana yıkılmaz.

*Şimdi dondurmalardan bahsetmişken bir kaç kelam daha etmek istiyorum. Algida biliyorsunuz yıllardır ülkemizde en bilinen marka dondurması. Sınıfın en popüler çocuğu, basket takımı kaptanı, kızların sevgilisi. Panda ise daha bir memur çocuğu havasında, uçlu kalemi en iyi marka değil ama yine de kendisini idare edecek kalitede. Yakası açık gri gibi. Golf ise sınıfa sonradan gelmiş subay çocuğu gibi. Böyle bir çekingen, fazla muhabbete girmeyen, teneffüslerde arka sırada kafası sırada müzik dinleyen yeni çocuk.

*Calippo rulez.

*Dışarıda calippo yemek cidden zor bir olay. Geçen sevdiceğimle Beşiktaş'tan Bebek'e doğru otobüsle gidiyoruz. O yolu bilenler için söylüyorum yine hayvani bir trafik var. Yandan yürüyenler pıtır pıtır geçiyor otobüsü. Neyse efendim konu o değil, bir amca böyle 40'lı yaşlarda elinde calippo'su yiye yiye gidiyor. Bu mesela bu alttaki abla yine iyi yiyor.


Amcamız artık nasıl bir hırssa, dondurmayı böyle komple gırtlağına kadar sokarak yemeye çalışıyor. Hayır bu donduma ısırılarak yenilen bir dondurma değil. Dil vasıtasıyla yalayarak yeniyor. (çok da temkinli anlatıyorum riskli bir konu çünkü) Neyse amca yavaş da yürüyor, otobüsün yanında aynı hızda ilerliyoruz kendisiyle. Ama o hayatından çok mutlu. Calippo'sunu yalaya yalaya hatta beyle boğazına soka soka yiyor. Sonra nasıl olduysa bizim otobüs hızlandı da o korkunç anlar sona erdi.

*Bu yazı böyle dondurma ile ilgili olsun başka da bişey yazmıyım yanına. Yakın zamanda yine yazarım ben.

6 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #48


*Zuuuuüüüüüüüüüvvvğğğeeeeeeeeeee.

*Aha vuvuzelayla girdim bloga. Naber canlar.

*Çok uzun zamandır uğramıyordum bloga farkındasınızdır belki. Yaza hazırlandım çok fena. Fazla kilolarımdan kurtuldum işte efendime söyliyim böyle hafif bi' bronzlaştım. Ama iyi oldu güzel oldu yepisyeni yazılarımla tekrardan buralarda olacağım. Aa olmaya başladım bile tiieeey.
*Yazıcak o kadar çok şey birikti ki kaç yazıya paylaştırıyım diyorum. Yalova tatilinden bir yazı çıkar. İtü'den ders aldım yaz okulunda oradan bir yazı çıkar. Olur yani hep bunlar. Yakında tatil yazısı yazabilirim Oray Eğinvari bir şekilde. Yaparım bunu r'leri çok yuvarlayarak falan.

*Guatemala diye ülke olması sizi de tedirgin etmiyor mu? Yani ne biliyim, bizim ülkemiz Türkiye, çok güzel adı bayrağı gayet hoş. Ha objektif olamazsın o senin can ülken, gül ülken derseniz ben size 'Paraguay da güzel abi İspanya da, güzel Honduras bile güzel lan' derim. Ancak Guatemala öyle değil. Onda böyle bir sinsilik ne biliyim bir içtenpazarlıkçılık var.

*Bence Eurovision'u kazandığımız senenin ertesi sene, bu arada buradan Sertab Erener'e çok selam, kendisi de bugün burayı izliyor. OHA! İyice şey gibi oldu bu, hani televizyona çıkıp 'annemgili de aradım o da televizyonları başında izliyor bizi' diyen adam gibi. Bu arada televizyonları başında izlemek ne? Salonda 3 tane televizyon mu var nedir yani? Hufff yoruldum lan konudan konuya atladım. Dağıldım resmen, yazarken kendimi kaybettim bi' toparlamayı deniyorum hadi bakalım.

*Sertab'da ne biçim lan. P ile bitse daha iyi gibi ama gereksiz yumuşmış gibi. Neyse seviyoruz şarkılarını.

*Heh Eurovision, Türkiye'de yapılsa diyorum birinciyi belirlemek için komşu oyları, jüriye falan hiç gerek yok. Şarkılar söylenince sırayla tüm şarkıcıları çıkartıp sırayla seyircilere alkışlatsınlar. En çok oyu alan birinci olsun. Bence çok adil bir çözüm. Türkiye şartlarına çok uygun.

*Geçen gün bir alışveriş merkezindeki çocuklar için yapılan atarili oyun kısmında çocuğu için jeton aldıktan sonra silahlı bir oyunu göstericem ayağına çatır çatır 5 jeton yiyen baba candır, çocukluğunu yaşayamamıştır, azcık da çakaltır.

*Geçen gün 'dilim sürçtü' diyecekken 'dirim sürktü' dedim, ironinin kralını yaşattım çevredekilere.

*Hani sigara içenlerin bir tribi vardır. Mesela kapalı bir yere girecek dolmuş olsun, servis olsun. Bu arkadaş servise adımını atmadan önce sigarasından bir fırt çekiyor, sonra servise atlıyor ve o pis dumanını servisin içine bırakıyor. Heh bunu yapana kafam girsin benim. Bu kadar da netim bu konuda.

*Biraz agresifleştiysem kusura bakma sevgili okur. Canım sıkıldı bu ibneye. Aa bak hala sakinleşmemişim hehe, neyse.

*Ben şimdi yatıyım yarın sabah erkenden kalkar yine blog yazarım. Ayde görüşürüz (trakyalı stayla).

5 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Aşk-ı Memnu İncelemesi #11 VEDA


Merhaba sevgili okurlar. Günlerdir konuştuğumuz dizimizin finalini anlatıcam son defa. Bakalım neler çıkacak. Buyrunuz.

*Flashbackle başladı enfes dizimiz *1 hafta önce* diye. Lost'un ülkemizdeki insanları gece 5.30'da ayağa dikmesinden dolayı sanıyorum bir özenme oluşmuş. Ama sanmıyorum Amerikalılar Behlül'ün o sarı çükünü görmek için gecenin bir saati uyansınlar.

*İnternetlerde gazetelerde hep 'Ziyagil köşkünün gelinleri!!!1!!1' şeklinde başlıklar atılıyormuş Firdevs Hanımın dediğine göre. Tabii ki Firdevs Nihal ikilisi için. Tam zıtlar bu arada, biri mal babanın dangalak kızı, diğeri çakalın önde gideni, bayrak taşıyanı.

*Jemile'nin Bihter için ettiği 'başına güneş geçer inşallah' bedduası nasıl bir hayal ürününü eseridir yahu?

*Matmazel sincap gibi çalıların arasında izliyor Behlül&Bihter çiftini. Kafayı aradan çıkarıp çıkarıp bakmalar. Arada yeşillik yer diye bekledim ama olmadı.

*Adnan'cığım bakıyorum Eminönü'ne gitmişsin. Orada bir kurufasülyeci var, çok güzel yapıyor. Parmaklarını yersin. Pilavla cacık da al ama yanında. Barnaklarını yersin valla.

*Aynı cümlede önce TAKLIM ve KABRİSTAN'ı kullanabilen Nihal'e nobel edebiyat ödülü verilmesini talep ediyorum.

*Adnan Ziyagil'in arabasının plakası 34 FU bişey bişey. Bir 34 ZYG.. plaka alamadın mı be Adnan'ım.

*Zengin de olsa apaçi olunabiliyormuş gördük. Behlül zinciri takmış boynuna, saçları yatırmış arkaya. Sorsan Behlül ama, peeeh pabucumun apaçisi.

*Ve sanıyorum finalin en bomba sahnesi Nihal'in kına gecesiydi. Her tarafta binlerce Behlül maskesi giymiş kadın vardı. Hint müziği eşliğinde yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşıyorlardır. Gerçekten çok korkunç bir sahneydi. Götüm çıktı adeta.

*Herkes votkaları, viskileri, tekilaları götürsün sen fanta ve hatta sarı gazoz iç ergen Bülent. Oh olsun sana ergen Bülent, beter ol ergen Bülent.

*Kına gecesinde çıkan dansözlere de Behlül maskesi taksaydınız keşke. Sonra hep birlikte delirir hint müziği eşliğinde dans ederdik.

*Nihal'in yakın arkadaşı sarı kız Adnan için 'ee üzülüyor tabii taklısı evleniyor' dedi. Taklım kelimesini çekime uğrattı resmen. Taklım taklın taklısı taklımız taklını taklıları.

*'Ayy sex and the city'deki gibi olmasın' deyip pçççk tık tık tık (kulağı çekiyor, tahtaya 3 kez vuruyor) ne laaan. Amarıgan özentileri sizi, gapitalistler sizi.

*Babası aldatıldığını öğreniyor, ablası evleniyor, kuzeni ablasını aldatıyor, üvey annesi intihar edicek. Ama ergen Bülent çuklat yiyor. Mallık babadan oğula çok net geçiyormuş gördük.

Son sahnelerinde cidden ben de kötü oldum. Özellikle Firdevs Hanım'a inme indiğini görünce. Gerçekten çok güzel kotarılmış Veda bölümü. Türkiye'de çekilmiş en güzel dizilerden biriydi Aşk-ı Memnu. Güldük, eğlendik, sonunda ağladık. Ama sonunda bitti. Başka dizilerde görüşmek üzere.

10 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Aşk-ı Memnu Veda



Yarın büyük final öncesi biraz heyecan gerekiyor bence, onu sağlamak için de bir fragman koymak istedim. Gayet güzel olmuş. Buyrun izleyin.

2 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #47


*Merhabalar sevgili okurlar. Nasıl gidiyor hayat? Çok sıcak di mi? Valla insanın duşta yaşayası geliyor. Vakit kaybetmeden yazıya geçelim diyenleri duyar gibyim. Haydi bakalım.

*Amıca diye dergi vardı ben küçükken. Amıca derdik amca hesabı. Zor günlerdi tabii.

*Geçtiğimiz günlerden birinde tez araştırması yapmak üzere okulum Yıldız Teknik Üniversitesi'nin kütüphanesine gittim. Ama ne kütüphane. Sanırsın yıllardır insan girmiyor. Bir kaç kitap aldım, böyle üstü bir parmak toz. Hemen o klişe film triplerinden birini yaparak raftan aldığım kitabın üzerindeki tozu üfleyerek şöyle bir elimle sildim. O an kendimi bir amerikan jönü gibi hissettim resmen.

*Bu arada üst maddededeki 'hissettim' yazarken tam o sırada televizyonda eleman 'hissettim' dedi. İnsan irkiliyor istemsiz.

*İstanbul Metrosunda abla geldiğiniz durakları ulvi bir sesle söylüyor. Nereye geldiğinizi biliyorsunuz, etrafa bakmanız gerekmiyor. Ama bu abla 4.Levent'e gelmeden mikrofonu açıp 'Four Levent....Four Levent' diye bir şeyler söyledi. O anda metrodan atlamak geldi içimden. Four levent ne ablam demek geldi içimden.

*Bu arada o sesi kaldırdılar sonrada. Sadece 4 Levent'e çevirdiler.

*Bu arada İstanbul Metrosunu bilenler için söylüyorum reklam koyuyorlar metroya. Ama tam da böyle koltukların üzerlerine. Ben de meraklı bir insanım şimdi allah kahretmesin. O reklamlara bakasım geliyor. Karşımda da tam adam var, reklam tam onun kafasının 2 cm üzerinde. Reklama bakıyorum ama adamın yüzüne bakıyormuşum gibi oluyor. Bir gün biri 'bana mı bakıyosun bilader' dese yemin ederim sesimi çıkartamam. Paşa paşa yerim dayağımı.

*Bir gün yine metrodayım..

*Off amma metro dedim ya.

*Nese ne diyordum. Metrodan ilk çıkan kişi olmak için aşırı çaba sarfediyorum ben. Metroya bineceğim zaman tam böyle en ortadaki vagonun kapısına geliyor. Son durağa geldiğimizde ayağa kalkıp kapı önünde bekliyorum. Kapı açıldığı anda da fırlayıp yürüyen merdivenlerin sağ tarafından basamakları üçer beşer atlaya atlaya çıkıyorum. Hatta bazen bir önce gelen metronun son çıkan kişisine yetişiyorum. O zaman değmeyin keyfime. Dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Hele hele diye coşasım geliyor.

*Şu dünyada en kötü durumlardan biri de restoranda garson zannedilmektir. Allaam kahır bela.

*Fotoğrafta bir işletmeci görüyoruz. Abi çakmış %100 indirimi. Beleşe vermiyor ama %100 indirim. Süper kafası var cidden.

*Bu arada facebook denilen like'ların havada uçuştuğu, yorumların birbirini kovaladığı, fotoğraf altı yorumların kendini aştığı o şukela ortamda littleiv.blog adlı bir grup açtım. yaklaşık 24 saatte 50 kişi olduk. Büyüyerek çoğalıyoruz. Bakalım neler olucak. Göreceğiz.

*Bu seferlik kısa olsun. Yarın İstanbul yolu beni bekler. Kep falan atıcam efendim, mezuniyet balolarından boy göstericem sevdiceğimle. Güzel günler olucak. Haberleşiriz yine :) Sevgilerimle.

4 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Yeşil Bavul #1


Yurtta çıkmıştım. Evime ailemin yanına dönecektim o gece. Soğuk havaların bittiği yazın baş gösterdiği günlere girmiştir. Artık kırçıllı kazak, atkı, kalın pantolon ve daha pek çok kışlık eşya yurtta sadece yer işgal ediyorlardı. Başka bir fonksiyonları yoktu.

Bu sebeple bu hafta eve giderken dev yeşil bavulumla kışlık eşyalarımı ve hatta eski nevresimlerim ile botlarımı da götürecektim. Yani işim zordu, yani işim meşakkatliydi. Ama o yeşil bavulsa ben de littleiv'dim. Onunla başa çıkmayı biliyordum. Hani western filmlerinde 'o kıza yıllardır kimse binmedi' (kız dediysek hemen şeyapmayın lan, at olarak kız. kız at yani, off boka sardı) denilen ata gelip çat diye binen o havalı kovboylar olur ya ben de 'dev yeşil bavul'larla nasıl başa çıkılacağını biliyordum. Onların huyuna suyuna giderek kah 'brüsst' kah 'deh'lerimle nasıl kontrolüm altına alacağımı çok iyi öğrenmiştim.

Bavul hazırlamak, genelde bayanların bir kısım tatillere gitmeden önce yapmaktan çok hoşlandığı bir aktivitedir. Yaklaşık olarak 400 çeşit elbiselerini bavullara inanılmaz bir düzen ile yerleştirip tatile hazır hale getirdikten sonra yaşadıkları mutluluk gerçekten görülmeye değer pek çok doğa olayını alt edebilen bir görüntü. Benim içinse bavul hazırlama elime geçen eşyaları katlama adı altında ikiye buruşturarak bavulun muhtelif köşelerine tıkıştırmaktan ibaret. Yine aynı şekilde bavul boşaltılırken yaşanacak zorlukları beynimin çok arka taraflarına atarak tıkıştırma işlemini gerçekleştiriyordum. Çünkü tek bavul vardı, çünkü yeşil bavul emsalsizdi.

Mantık olarak her bavulun belli bir taşıma kapasitesi olması gerekiyor. Yani içine konan eşyalar bir noktayı geçtiği zaman artık bavulun tekerlekleri iflas etme noktasına gelerek, bu ağırlığa daha fazla dayanamıyor. Aynı zamanda taşıyacak kişinin kolları bu kütleyi çekmekten bir süre sonra kalem kaldıramayacak hale geliyor. Ancak ben tek seferde ne kadar eşya götürürsem o kadar iyi mantığında bir insan olduğum için kollarım, bavul hiç umrumda olmadan yüklüyordum bavula ne var ne yoksa.

Aklımda bunları nasıl kaldıracağım, upuzun gelen Maslak-Beşiktaş yolu ve yeşil bavul vardı.. Bu hikaye burada bitmeyecekti..

13 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

Kısa Kısa #46


*Merhabalar sevgili blog dostlarım. Bir süredir yazamadım ama bunu telafi edicem umarım dopdolu içerikli bir kısa kısa ile. Bakalım neler çıkıcak, ben de merak ediyorum.

*Kağıt yerin 'kaıt' diyen insanlar var çevremizde farkında mısınız? Tehlikenin farkında mısınız gibi oldu bu da. Ama cidden çok kulak tırmalayıcı bir kelime. Hayır kağıt zor bir sözcük de değil ne bilim İngizlizlerin bir congratulations ya da efendime söyliyim bir pronunciation'ları gibi olsa amenna.

*Ben genelde arkadaşlarımla, dost meclislerinde (buna da tavım ha, dost meclisiymiş ba ba ba, sanki 452. sayılı kanunu yükümlülüğe sokucak dostlarıyla) takılırken etrafımda konuşulurken söylenen yanlış kelimeye anında tepki veririm. Tepki dediğim de bildiğin dalga geçmek, itin g.tüne sokmak vs.

*Geçen gün sokakta yürüyorum. Bir adet minibüs gördüm. Hani üzerlerinde 'devlet hastanesi', ne biliyim 'lojmanlar', '2 no'lu sağlık ocağı' falan yazar ya böyle küçük tabelalar ile heh onlardan 'çarşı'ya gittiğini gösteren için bildiğimiz Beşiktaş JK'nün taraftar topluluğu olan çArşı'nın amblemini koymuştu abi. Kendisinin bitmez tükenmez bilmez çarşı aşkını desteklerken bir yandan da 'aha deli midir divane midir, normal insanın yapacağı iş mi bu, hap mı alıyor nedir belli değil' gibi düşüncelere dalarak yürümeye devam ettim.

*Hepimizin annesi cam silmiştir bir dönem sanıyorum, bunu burada inkar edicek olan varsa daha şimdiden gitsin tamam mı canlarım. Yok çünkü öyle bişey, anne dediğin camdan dışarı sarkarak cam silen insandır. Heh annem cam silmek için komple camdan dışarı çıkıyor, üstelik bunu 5. kattayken falan yapıyor. Bu anlarda deliricek gibi oluyorum. Annemin bacağına yapışıp 'anneeeeğğ nolur bırak camı anneeeeğ, sileriz bak sopayla anneeeğ nolur in aşağaaa' diye bağırasım geliyor.

*Şehirlerarası otobüste çok fazla yolculuğa çıkıyorum ben. Doğal olarak çok da gözlem yapma şansına erişiyorum. Örneğin otobüs fren yaptığında -hiç sekmez- hele arkada oturuyorsanız bu çok daha net görülür, tüm kafalar bir anda havaya kalkarak ileri doğru bakar. O an ki arka tarafta oturan insan için bir güneş tutulması gibidir. Adeta bir doğa olayı.

*Zeytinburnu'ndaki alışveriş merkezi Olivium'un adının olive yani zeytin'den gelmesi mekanın Zeytinburnu'nda olması. Farkedince 'aaaaa!' diye kalmak.

*Bir ara pokemona özenip camdan atlayan çocuk vardı, sonra noldu ona tam bilmiyorum ama kafası çok güzeldi sanırım. Bu kadar ciddiye alınabilir mi yahu bir çizgi film.

*Üstteki resimde bu arkadaşın son fotoğrafını ele geçirdim. Kendisi vesikalık çekmeye giderken yanına çok sevdiği arkadaşı pikaçu'yu da almadan edememiş. Üstelik gayet ciddi.

*Otogarda görüyorum sürekli bazı firmaların isimlerinin başında VİB var. Bak VİP falan değil ha, yumuşamaya uğramış hali vib. Bu ne çakmalıktır yarabbi.

*Tekrar bir şehirlerarası otobüs tespiti ile karşınızdayım sevgili littleiv.blog severler. Şimdi biliyorsunuz şehirlerarası otobüslerde kısa yolculuklar dahi yapıyor olsanız bir takım yiyecek içecek ikramında bulunuluyor. Eğer iyi bir otobüs firmasına denk gelirseniz, Kola, Fanta, Lipton poşet çay, çeşit çeşit meyve suları, Nescafe 3in1 ve daha pek çok şey bulunabiliyor. Ancak bazen de Doğuş poşet çay, Metro marka kahve, pepsi ve yedigün içebiliyorsunuz. Bir de şu var ki muavine 'Fanta var mı?' diye sorduğunuzda evet cevabı alıp sonrasnda paşa paşa yedigün içebiliyorsunuz çünkü onlar için gazoz sarıysa olay bitmiştir.

*Heh asıl olaya gelelim şimdi, bu yolculuklarda eğer çay istediyseniz poşet çay ile birlikte bir adet karıştırma aparatı, bir adet toz şeker kesesi, yarım bardak kaynar su veriliyor size. Suyun yarım bardak verilmesinin sebebi sallanan otobüste haşlanmamanız. Neyse devam edelim, şimdi sallama çay dediğimiz olay zaten başlı başına bir mücadele gerektiriyor. O ip suyun içine giriyor, poşetteki çay molükelleri bir türlü suya karışmıyor paşa çayı oluyor falan daha ne zorlukları var. Ama asıl olay hem şeker koyup hem karıştırıp hem de poşeti ipinden tutarak bardaktan dışarı çıkmamasını sağlamak. Gerçekten dünyada kabir azabı. Başka bir açıklaması yok. Allah kimseye vermesin. Sırf bu sebepten çaydan soğudum ben haberiniz var mı? Dayıyorum kolayı daha muavin sormadan, tak, tek dikişte bitiriyorum. Kafam rahat.

*Yine görüşeceğiz. Israrla bekeyin (o ne ola ki).

8 yorum var. oy verme şeysi yok yorum için tıklat

wibiya widget